xLMkl. kar$ınızda dumur ötesi olmu$ insana söyleyebilinicek cümle öbeği afallamak. seneler boyu 'sirilsiklam islanmak' manasina geldigine inandigim, ustune ustluk bu sekilde kullanmaktan geri durmadigim cocukluk donemi sanrilarimdan haddinden uzun devam etmis bir tanesi. asik oldugunuz kisi tarafindan terkedildiginizde de icine dusebileceginiz bir durum. sudan bıkmış balıkların nooluyo lan dışarda deyip kendini denizden dışarı atınca, içine girdiği yeni çevreye, ortama alışmakta güçlük çekmelerini anlatan bir deyim. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın. Ne güzel ve etkileyici bir deyim Sudan çıkmış balığa dönmek.’ Hayatlarımızın denk geldiği tarihin bu döneminde başımıza gelenlere karşı, şaşkınlığımızı ve çektiğimiz zorlukları o kadar güzel özetliyor ki… Bir tarafta dış dünyada artan şekilde karşılaştığımız krizler, savaşlar, kıtlıklar vb. zorluklar; diğer tarafta ise iç dünyamızda peşimizi bırakmayan huzursuzluk, kaygı, yalnızlık, mutsuzluk vb. duygular. Ve nihayetinde ne yapacağını bilmeyen “sudan çıkmış balığa dönmüş” insanlar…Peki neden sudan çıkmış balıklar gibi hissediyoruz? Neden şaşkınız, ne yapacağımızı bilmiyoruz ve korkuyoruz? Bunun cevabı basit aslında. Bizler, doğanın bizi nasıl ustaca yönlendirdiğini ve evrimleştirdiğini farketmiyoruz. Doğanın mutlak yasalarına tabi olduğumuzu ve gelişimimizi onun sağladığını unutuyoruz. Evrimimizin hızlanarak devam ettiğini ve artan evrim baskısının doğa tarafından bize dayatıldığını farketmiyoruz. Doğanın, canlıların evrimini, onları zorlayarak ilerlettiğini doğayı kaotik, akılsız ve duygusuz bir mekanizma olarak farz ediyoruz ki yaptığımız en büyük hata da bu… Doğa, akılsız değil, hele duygusuz hiç değil…Biz insanoğlunu evrimleştiren ve kendi içinde yaşatan doğa, bizden çok daha akıllı ve duygulu… Kendine ait aklı ve duygusu olmasa idi, kendi içinde geliştirdiği insanoğlunu nasıl duygu ve akıl sahibi yapacak şekilde evrimleştirebilirdi ki?İşte bu soruların cevabı kritik öneme sahip ve cevabını şu anda apaçık ortaya koyamasak da anlamamız gereken şey şu ki; canlıların evriminin nihai safhası olan “duygusal evrim” safhasına geçiş başladı ve insan organizması bunu başarmak zorunda…Doğanın bakış açısından insanlık tek bir organizma ve her birimiz bu koşulu içselliğimizde hissedene kadar, doğa bizim üzerimizde baskı uygulamaya devam edecek… O, bizi kendisi kadar akıllı ve duygulu yapıp bizi kendisine benzetinceye ve “bütünlüğe” ulaştırıncaya dek durmayacak.. Kekeç, Özdil’in hakaret dolu üslubunu ve olaylara bakış açısını değerlendirdiği yazısında, Özdil’in Dursun Çiçek’ yazısına gönderme yaptı. Kekeç’in yazısında altını çizdiği noktalardan biri de Yılmaz Özdil’in bol enterlı’ yazılarıydı. Ahmet Kekeç'in yazısı Yaş mıymış kuru muymuş Yılmaz? Adı “Yılmaz Özdil” olan İzmirli arkadaşı ilk kez muhatap alacağım... Dilerim son olur... Hakkında yazmak vakit kaybıdır. İsraftır. Günahtır. Eskiden “fıkra muharrirleri” vardı. Az lafla çok şey anlatan bu adamlar, çoğunlukla dolu adamlardı. Dünyayı izlerlerdi. Ülkelerini tanırlardı. Edebiyat, felsefe, tarih bilirlerdi. Şinasi Nahit Berker böyle bir adamdı mesela. Bedii Faik, seveni az olsa da, böyle bir adamdı. Bu tür yazarlığın son temsilcisi Rauf Tamer’dir. Rauf abinin, Allah selamet versin, bir çırağı, bir mirasçısı, bir şeriki olmadı. Politik laf yuvarlamalarının arasına ustaca serpiştirdiği “eski İstanbul görüntülerleriyle” yıllarca aklımızı başımızdan aldı... Onu okuduğunuzda, kulağınıza bir yerlerden tramvay çanı çalınır... Canınız yanar... Seyyar satıcı bağırtılarını, yoğurtçu çıngıraklarını, vapur böğürtülerini duyarsınız, üzülürsünüz... Bizim tanımadığımız, yetişemediğimiz İstanbul’dur bu... İzmirli arkadaşı “Rauf Tamer’in veliahtı” ilan etmişler. Rauf Tamer kadar etkili, Bedii Faik kadar zekiymiş. Humour duygusu yerli yerindeymiş. İnceden geçiriyormuş. Ben de “etkili” olduğunu düşünüyorum. Zeki de... Zekasını kimden aldı bilmiyorum ama, etkisini, biraz da “enter” tuşuna borçlu. Bilgisayardan “enter” tuşunu kaldırsınlar, Yılmaz Özdil sudan çıkmış balığa dönecektir; tatsız tuzsuz, takır tukur, ne dediği anlaşılmayan yazılar yazacaktır. Muhtemelen, boşluğunu doldurduğu adamın akıbetine uğrayacak, kapının önüne konulacaktır. Enter tuşu Yılmaz’a “az sözcükle çok şey anlatma imkânı” sunuyor. Gelgelelim, dedikleri anlaşılmıyor. Daha doğrusu, bir şey söylemiyor. Esasında bu çocuk neyi savunu yor? Sağa sola “dangozlar, bidon kafalılar, kıçına hortum bağlanasıcalar, ulan nankörler, şerefsizler” diye şarlarken, bizi hangi ülke gerçekliğine uyandırıyor, hangi düşmana karşı tetik ve müteyakkız olmaya çağırıyor? Zekâ nedir? Bu zekâ humourla harmanlandığında nasıl bir şey oluyor? Münasebetsizliğin dibini bulup Victor Hugo’ya “Victor” demek, müseccel faşist Mahmut Esat Bozkurt’u “hukukçuların en mühimi” ilan etmek, “Ben bunları kıçımdan uydurdum, Victor böyle bir şey söylemedi” demek zekâ belirtisi midir, humour mudur? Humour buysa, müstekreh nedir? Diyorum ya, enter tuşuna basarak sözcükleri alt alta diziyor, koca bir sütunu dolduruyor ama dişe dokunur bir şey söylemiyor. Vaktiyle Cem Uzan’ın himayesinde küfrettiği Aydın Doğan’ın işletmelerinden de eşek yüküyle para kaldırıyor. Dün Şamil Tayyar üşenmemiş, arkadaşın zekâ ürünü bir yazısını arşivden çıkarıp yayınlamış. Bu kez Dursun Çiçek mamulü “ıslak imzalı belge”ye sardırıyor zeki yazar Yılmaz Özdil. Tabii yine esprili, yine “zekâ küpü” halleri içinde... Diyor ki, “Bu sinsi tuzağı ne Genelkurmay bozabilir, ne MİT, ne de herhangi bir siyasi iktidar. Siz bozabilirsiniz. İnanmayın kardeşim. Kim bu dangoz?’ diye sorun... Belge’ dedikleri kağıt parçası çıktı. Bunları da kağıt mendil gibi buruşturun. Atın hayatınızdan. Netice itibariyle... Ne demiş Albert Camus? Ajan basın, bunu da yazın!” Ne kadar zekice, görüyorsunuz değil mi? Keşke “Albert” deseymiş, “kıçından uydurduğunu” filan ekleseymiş, humour daha da güçlenirmiş... Şimdi ben de kalkıp, “yaş mıymış kuru muymuş Yılmaz?” desem, onun kadar etkili ve zeki bir yazar olur muyum? Bakarsınız Rauf Tamer’in tahtına aday gösterirler... Belli mi olur!Ahmet Kekeç / Star GÜNCEL Tarih01 Ekim 2015 İzlenme Kişi YazarSalih Tuna 30 Eylül 2015“Devrimci halk savaşı” müsait halk bulunamadığı için ellerinde patlamakla kalmadı Türkiye partisi olacağız iddiasındaki HDP'yi de felaket vurdu. Diyeceksiniz ki vurduysa vurdu derdi seni mi aldı? Haklısınız… Zaten dert benim değil şebelek aydınların, Aydın Doğan'ın adamlarının, Zaman gazetesinin Sisi'ci köşe yazarının Şahin Albay hülasa Cemal Hasangillerin ve Kılıçdaroğlu'nun derdi. Hepsini anladık da, Kılıçdaroğlu kendi partisinin dışındaki bir partinin oy kaybetmesini neden dert etsin mi, dediniz. Ediyor ama! Açık seçik bir şekilde dile getirdi bunu. Birkaç gün evvel “Erdoğan ve PKK, HDP'yi aralarında eziyorlar” diye öyle bir feryat etti ki, sanki dersiniz “HDP'nin taşıyıcı annesi.” Sizin anlayacağınız, Paralelcilerin Eşbaşkanının kavline göre, Sayın Erdoğan ve PKK işbirliği içinde HDP'yi eziyor. Biraz daha kaptırsa… Nasıl ki ebleh takımı, “Saray'ın askeri” veya “Sarayın polisi” veya “Sarayın savaşı” diyor, Paralecilerin Eşbaşkanı da “Sarayın PKK'sı” diyecek. *** HDP Parti Sözcüsü adı lazım değil “iç savaşı tartışırız” deyince Gülay Göktürk dün şöyle yazdı “İç savaşı tartışırız diyen bir siyasi partiye parti denmez, suç örgütü denir.” Zaten PKK'nın siyasi kanadının varacağı yer bundan başka ne olabildi ki?! Kandil'deki PKK Eşbaşkanı Cemil Bayık geçenlerde “Mücadelemize destek olun, HDP'ye oy verin, çünkü verdiğiniz emek artık meyvelerini veriyor…” dedi. HDP'ye verilen oylar nasıl meyve verdi peki? Mehmetçiğe sıkılan kurşun ve Kürt-Türk analarının kanlı gözyaşlarından başka sahi ne verdi? *** HDP'ye oy isteyen sadece PKK lideri değil elbette. Aydın Doğan'ın adamları, paralelcilerin medyası, aydın aşireti ila ahir. PKK ile aralarındaki ihtilaf tek PKK “devrimci halk savaşı”nı HDP'nin meyvesi görürken, berikiler PKK'nın şiddeti artırmasının HDP'ye gidecek oylara engel olduğunu düşünüyorlar. Bunun için de uyarı üstüne uyarı yapıyorlar. CHP Genel Başkanının derdi bunlardan başka tabii. İşin ucunda koltuğu kaybetmek korkusu var. O koltuğa kaset marifetiyle boşuna getirilmedi. Erdoğan ve AK Parti'yi durdurma “denkleminde” kendisine düşen görevi yerine getirmek zorunda. İktidara gelemeyeceği belli olduğuna göre, iktidarı düşürecek bir denklemin içinde yer alacak, başka yolu yok. Böylesi bir denklem için de HDP'nin Meclis'e girmesi şart. Şu kadarını söyleyeyim Şayet 7 Haziran seçimlerinde HDP barajı aşamasaydı asıl boza Kılıçdaroğlu'nun ensesinde pişirilecekti. Senin yüzünden AK Parti'den kurtulamıyoruz, denilecek ve kongre muhabbeti başlayacaktı. Kılıçdaroğlu belki de koltuğundan olacaktı. Velhasıl, HDP barajı aştı da Kılıçdaroğlu tartışma konusu olmaktan çıktı. Gelgelelim… Oyları erimesin diye HDP'nin PKK'dan bağımsız olduğunu göstermeye çalışan paralelcilerden Kılıçdaroğlu'na kadar Erdoğan ve AK Parti karşıtı koro bir şeyi gözden kaçırıyor HDP'nin PKK'ya koyacağı mesafenin ayarını kim nasıl yapacak? Ayar kaçtı mı “planınız” elinizde patlar haberiniz olsun. Şunu kimse inkar edemez değil mi PKK'nın desteklemediği bir HDP tabela partisi olmaktan öteye geçemez, dahası, sudan çıkmış balığa döner. PKK gizliden gizliye, yani, el altından HDP'yi desteklesin mi istiyor? İyi de, terörist cenazelerinde arzı endam eden HDP'lilerin PKK'yı desteklemesine nasıl engel olacaksınız? Onlar da mı gizliden gizliye PKK'yı desteklesin? Yani, “Kalabalıklarda düşmanımsın sen benim, tenhalarda sen benimsin ben senin” oyunu mu oynansın? Bu saatten sonra bunu kim yer? Valla herkes yese Kürtler yemez. Akşam

sudan çıkmış balığa ne denir