Vaaz. Vaaz. Varlığın içinde nedir bu darlık. Bu tamahkarlık nicesine varlık. Tanrı nimetimi bölüşün demiş. Şükür isteme hoca cüppe sarık. Kul Hakkı Deyiminin Anlamı ve Kul Hakkı İle İlgili Cümleler Kul hakkı: İslâm dinine göre, insanların birbirleri üzerindeki hakları. insanların birbirine geçen hakları, emekleri. ÖRNEK: Ona bir sorun karşısında dikkatli davranması için uyarıda bulundular “Tanrı hakkı ödenir, kul hakkı ödenmez derler” “Öte dünyaya kul hakkıyla gitmem inşallah.” Bu Deyimle Kulhakkı, insanın sahip olduğu hakları demektir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim kul hakkı üzerinde önemle durmaktadır. Allah’ın emir ve yasaklarının hemen hemen dörtte üçü kul hakkı ile ilgilidir. Bu sebeple, Allah’a kulluk, yalnızca belli ibadetleri yerine getirmek değil, aynı zamanda insan haklarına da büyük önalım hakkı Üçüncü kişiye satılan bir mülkü bir kimsenin öncelikle satın almasına yetki veren hak, şufa hakkı. Şuf'a hakkı (bk. yeğ-alım hakkı). yurttaşlık hakları Yurttaşlıkla ilgili kişinin kullanması gereken bütün hakları. water rights Su hakları, suyu kullanma veya suya sahip olma hakları Adamlık adam olabilmek dik durabilmektir. “Kim bir kul hakkı yemişse, bir kulun hakkının yenmesine göz yummuş ise derhal o kardeşi ile helalleşsin, çünkü (kıyamet günü) dirhem de geçmez dinar da. böyle olunca o (hak yiyen) kişinin sevapları alınır, o adama yüklenir eğer sevapları yoksa o hakkını yediği adamın HerkesAllah’ın yarattığı bir kuldur. Kul hakkı ise insanların yani kulların birbirleri ile alıp verecekleri maddi manevi haklar demektir. Sadece İslam dininde değil, tüm dinlerde kul hakkı önemlidir, hem bu dünyada hem ebedi hayatta cezası vardır. Kur’an’da kul hakkı ile ilgili ayetler Devamını oku » eAbds. Vaaz; kul hakkı KUL HAKKI Aziz Mü’minler! Yeryüzündeki varlıkların en mükemmeli insandır. Çünkü o; en güzel bir şekilde yaratılmış, akıl nimetiyle donatılmıştır. İnsan için başka insanlarla tanışmak, yardımlaşmak, onlarla bir arada yaşamak, en tabii bir ihtiyaçtır. Yeryüzünde huzur içerisinde bir hayat sürdürmek, Allah’ın sayısız nimetlerinden meşru ölçüler içerisinde yararlanmak, neslinin devamını sağlamak ve ihtiyaçlarını karşılamak, toplu halde yaşamaya bağlıdır. Cemiyet halinde yaşamak, karşılıklı hak ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. İslâm dininde çok özel bir yeri olan hak kavramı geniş anlamı ile “Bir sözü, bir işi, yerinde zamanında ve gerektiği kadar söylemek veya yapmaktır” diye ifade edilmiştir. Özel anlamıyla ise, “Hak, hukukun koruduğu menfaattir” şeklinde tarif edilmiştir. Demek ki, her hak, bir takım sorumlulukları da beraberinde getirir. Her insanın üzerinde bir çok hak ve sorumluluk bulunmaktadır. İnsan üzerindeki bu haklar, Hukukullah dediğimiz Allah’ın hakları ve hakku’l-ibad denilen yaratılmışların hakları diye iki kısımda özetlenebilir. Allah’ın üzerimizdeki hakları, O’nun varlığına ve birliğine inanmak, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibâdet edip emirlerini tutmak ve yasaklarından sakınmaktır. Hakkul ibad, yaratılmışların hakkıdır. Yaratılmışların başında da, insanlar gelmektedir. İnsanlar arasındaki bütün ilişkiler, “fertlerin karşılıklı hakları” içerisinde yer almaktadır. Ana-baba, evlat, eş, komşu, akraba, arkadaş, işçi-işveren hakları bu tür kul haklarındandır. Canlı varlıkların da gözetmemiz gereken hakları vardır. Bu haklar da onları incitmemek, aç ve susuz bırakmamak, yuvalarını yıkmamak ve yavrularını öldürmemektir. Diğer varlıklardan, meşrû bir çerçevede faydalanıp israf etmemektir. Doğal çevreyi, evimiz gibi korumak, doğal dengeyi bozacak işler yapmamaktır. Ayrıca kamu hakları denilen haklar da vardır ki, hem “Hukukullah” hem de hakku’l-ibad, yani kul hakları kapsamında değerlendirilmektedir. Müslüman, herkesin hak ve hukukuna saygılı olur. Kul hakkıyla Allah’ın huzuruna çıkmaktan sakınır. Kul ve kamu hakkını, hak sahibi bağışlamadıkça Allah’ın bağışlamayacağını bilir. Dünyadaki bir çok kötülük, kavga ve cinayetlerin, insanlar arasındaki huzursuzlukların, kul haklarına saygı göstermemekten meydana geldiğini asla unutmaz. O halde; Müslüman, kul ve kamu haklarına son derece titizlik göstermelidir. Bilerek veya bilmeyerek başkalarının hakkını alan kimse, o hakkı ödemek ve helalleşmek suretiyle kendisini kurtarmaya çalışmalıdır. Haksızlık edip de, hak sahibine hakkını vermeyenler; Ahirette pişmanlık duyacaklar ve çetin bir azaba uğrayacaklardır Değerli Mü’minler! Hiç şüphesiz bu dünya hayatı aldatıcıdır, geçicidir, bir oyundan ibarettir. Nitekim Cenab-ı Allah Hadid suresi 20. ayetinde şöyle buyuruyor “Bilin ki, dünya hayati oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekicilerin de hoşuna giden bir bitkiye benzer; sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çerçöp olur. Ahirette çetin azap da vardır. Allah’ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır; dünya hayati ise sadece aldatıcı bir geçinmedir.” Hadid, 57/20 Bir gün bu fani hayat son bulacak, gerçek hayat dediğimiz Ahiret hayatı başlayacak ve herkes dünyadaki hayatından hesaba çekilecektir. Akıllı ve basiretli insan; Allah’a ve O’nun kullarına karşı vazifelerini yapan, hak ve hukuka saygı gösterip, hesap gününe borçsuz ve günahsız olarak gitmeye çalışandır. Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır Kim iyilik ve kötülük olarak ne yapmışsa; mutlaka karşılığını görecektir. Nitekim Cenâbı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük işlerse, onu görür” Zilzal, 99/7-8. buyurmaktadır. Sevgili Peygamberimiz ise; “Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor “Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki”Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, Bir kimsenin diğer bir kimsenin haysiyetine, yahut malına tecavüzden dolayı üzerinde bir hak bulunursa,dinar ve dirhemin bulunmadığı altın ve gümüşün geçmediği hesap günü gelmeden helalleşsin. Aksi takdirde o gün,- salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde yaptığı haksızlık ölçüsünde- kendinden alınır. Eğer hasenatı iyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden kimseye yüklenir”.” [Buhârî, Mezalim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyamet 2, 2421.] buyurmaktadır. Azîz Müslümanlar! İslâm dinine göre, başkasının hak ve hürriyetlerine zarar vermemek kaydıyla, her insanın bu dünyada yaşama, çeşitli nimetlerden yararlanma, mal-mülk edinme, neslini devâm ettirme, seyahat etme, öğrenme, düşünme ve düşündüklerini ifade etme, ticaret yapma, çalışma ve kazandığını koruma, inanma ve inancının gereğini yerine getirme gibi, Allah vergisi olan hak ve hürriyetleri vardır. Irkı, rengi, dili, dini ve cinsiyeti ne olursa olsun, bütün insanlar, kanun önünde eşittirler. Yerde ve gökte bulunan canlı ve cansız varlıklar, insanların faydalanması için yaratılmışlardır. İnsanlar ise, “Ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”Zariyat, 51/56 meâlindeki âyetin beyânıyla yalnız Allah’a kulluk etmekle görevlidirler. Bir insanın hakkını yemek, onun sosyal hayattaki itibârını düşürücü, onurunu kırıcı sözler sarf etmek veya aynı anlama gelen davranışlarda bulunmak haramdır. Çünkü insanlar, yerilecek veya istenildiği zaman kendilerinden faydalanılacak varlıklar değillerdir. Onlar, Yüce Allah’ın üstün yetkilerle donattığı, özel görevler verdiği seçkin varlıklardır. Her insan, Allah’a hesap verecektir. O halde insan, kendi sorumluluk sınırlarını aşmamalıdır. Çünkü Yüce Allah, “Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” Mü’minûn,23/115.“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” Kıyame,75/36.diye buyurmuştur. Değerli Müminler! Toplum halinde yaşamaya muhtaç olan insanlar, anlaşma, yardımlaşma ve dayanışmayı esâs almalıdırlar. Çünkü insanlar, çeşitli ihtiyaçlarını, ancak karşılıklı rızaya dayanan alış-veriş, sözleşme ve anlaşmalarla karşılayabilirler. Öyle ise, aramızdaki sözleşmelere sâdık kalmamız, bunlardan doğan haklara saygılı olmamız ve kul hakkını gözetmemiz gerekir. İş verdiğimiz insanların sosyal güvenliklerini sağlayacak önlemleri almamızın, bu konuda gereken işlemleri zamanında yapmamızın, insanî ve İslâmî bir görev ve aynı zamanda bir kul hakkı olduğunu unutmamalıyız. Allah huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâl olduğunu bilmeliyiz. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, ondan hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin günahını affetmemektedir. Çünkü İlâhî adâlet, bunu gerektirir. Öyleyse değerli mü’minler! Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabını bulup helâllık dilemek mecburiyetindedir. Bu hâk, gıybet, iftira, yalan isnadı… vs. gibi manevî boyutlu haklar ise, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl ettirilebilir. Eğer hakkın borç-alacak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir. Kişi, hem kul hakkından dem vuruyor, hem de imkânı olduğu halde borcunu ödemiyorsa, böylelerinin yalancı olduğu muhakkaktır. Kul hakkı, insanın can, mal ve namus gibi dokunulmazlıklarına yönelik tecavüz ve haksızlıkların ortaya çıkardığı haktır. İnsana yönelik tecavüz ve haksızlıklar haram ya da mekruh eylemler içinde yer alır. Bu nedenle günah, dolayısıyla ceza konusudur. Kul hakkından doğan günahların ve cezaların Allah ya da devlet tarafından bağışlanması söz konusu değildir. Kul hakkı, ancak hak sahibi kulun bağışlaması ile ortadan kalkabilir. Aziz Mü’minler! Müslüman Allah’a teslim olmuş kişidir. Allah’ın bir adı da el-Hakk’tır. Hak, ayrıca gerçekliği, doğruluğu ve adaleti, başka bir deyişle her şeyi yerli yerine koymayı, her şeyi yerli yerinde yapmayı da belirtir. Bunun karşısında temelsizlik ve zulüm vardır. Hakk’a teslim olan kişi O’nun gösterdiği biçimde doğruluk ve adalete yönelir, batılın ve zulmün karşısında yeralır. Bu nedenle müslüman Hz. Peygamber buyurduğu gibi “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mü’min de, halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir.” Buhari, İman, 4,5;Tirmizî, İman 12, 2629; Nesâî, İman 8, 8, 104, 105. Biz biliyoruz ki; Allah Rasûlü helâl ve harama ilişkin uyarısında çok temel bir çerçeve çiziyor“Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında haram veya helal olduğu şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her hükümdarın bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” [Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, 1599; Ebu Davud, Büyû 3, 3329, 3330; Tirmizî, Büyû 1, 1205; Nesâî, Büyû 2, 7, 241.] Hadisin ana uyarısı, sürüyü çit kenarında otlatmama, yani nefsi, haram sınırında veya şüpheli şeyler arasında dolaştırmama noktasında toplanıyor. Biz biliyoruz ki, Allah Rasûlü, bizim için bir “müflis” portresi çiziyor. Buna göre Hz. Peygamber başka bir hadisinde Allah’ın huzuruna kul hakkı ile gelen kimseyi müflis olarak tanımlayarak şöyle buyurur “Müflis şu adama derler ki, dünyada yaptığı bütün ibadet ve taatın sevabı ile Kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelir. Bu adam dünyada birçok hayırlar. ibadetler yapmış olmakla birlikte başkalarına zulmetmiş, kimini dövmüş, kiminin gönlünü kırmış, şuna buna eliyle ve diliyle eziyet etmiş… İşte bu hak sahiplerinin hepsi o adamın çevresine toplanacaklar, haklarını isteyecekler “Bana dünyada iken şöyle yaptı, hakkımı al ya Rab!” diye davacı olacaklar. Allah bunun hayır ve iyiliklerinden hasıl olan sevapları bunlara taksim edecek, fakat borcu yine kapanmayacak. Nihayet onların günahlarını bunun üzerine yükleyecek, Cehennem’e gönderecek. İşte asıl müflis böyle bir adamdır “Müslim, Birr, 60; Tirmizi, Kıyame, 2. İşte hadiste de görüldüğü üzere, müflis, mahşer ortamında, dünyada yaptığı iyilikleri dağ gibi yığılan, ancak farkında olmadan yaptığı gıybetleri vs. sebebiyle hakkı geçen insanların gelip haklarını aldığı ve sonunda ortada hiçbir şeyi kalmayan, üstelik sevabı yetmediği için başkalarının günahını yüklenen kişi” demek… Hadisin ana uyarısı, farkında olmadan yapılan şeylerin, geri dönüşü ve telâfisi mümkün olmayan hesap gününde insanı iflâs ortamına sürükleyeceği noktasında toplanıyor. Bir insandan gıyabında beğenmeyeceği biçimde bahsetmek anlamına gelen “gıybet”, “ölmüş kardeşin etini yemek” olarak nitelenmiş Kur’an’da… “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” Hucurat, 49/12 Bir insanın elindeki nimet’i kıskanmak “hased” olarak nitelenmiş ve “Allah’ın takdirine razı olmamak” gibi Mü’mine yakışmayacak bir davranış olarak görülmüş. Mü’minler arasındaki hukukun dışında mütalaa edilmiş, kin, hased, gıybet, yalan, sui-zan, lakap takma, ayıp araştırma… Biz, Kur’an âyetleriyle yapılan uyarı ile, insanın kaşı-gözü ile yaptığı alaylar sebebiyle bile kınandığını, Kur’an’ın “hümeze-lümeze” ifadesiyle Hümeze,104/1 tanımlanan o tür insanlar hakkında “yazıklar olsun” ifadesinin zikredildiğini biliyoruz. Biz biliyoruz ki, yaptığımız her şey bizim için tahsis edilen bir hayat kitabına yazılıyor. Biz biliyoruz ki, inanıyoruz ki, ahiret var ve yaptığımız her şeyin bir hesabı var. Biz biliyoruz ki, o ebedi alemdeki hesaplaşma günü olan mahşer gününde, ilahi adalet divanının huzurunda, insanın uzuvları yaptıkları işler hakkında, bu dünyada hayatını nasıl geçirdiği, nasıl rızkını temin ettiği, kimleri dolandırdığı, kimin hak ve hukukuna tecavüz ettiği gibi konularda şahitlik yapacak… Eller, ayaklar, gözler, kulaklar,… Söylediğimiz, yazdığımız, dinlediğimiz, gittiğimiz yerleri söyleyecek uzuvlarımız. Öyle buyuruyor Hz. Kur’an “İste o gün ağızlarını mühürleriz, Bizimle elleri konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.” Yasin, 36/65 Biz biliyoruz ki, Habibullah, yani Allah’ın sevgilisi, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” Muhammed Mustafa Amr ibn Ümmi Mektum’a yönelik bir anlık davranışı, “Âma yanına gelince yüzünü ekşitip, çevirdi” ifadesiyle Abese, 80/1-2 Kur’an’a geçti. Bir anlık bir Peygamber davranışı evrensel bir ilâhî mesajda yer aldı. Buna bakıp, “Ya bizim kaba saba, teammüden, bilerek gönül kırmalarımız? Tahribatlarımız?” diye sormak gerekmez mi? Biz biliyoruz ki Allah Rasûlü insanları uyarıyor “Ben ancak bir beşerim. Hakikat bana aralarında davalaşan öyle hasımlar gelir ki onların kimi kiminden daha beliğ ve çenesi daha kuvvetli olur. Delillerini güzel, açık ve süslü anlatabilir ve ben de onu doğru söyleyen bir adam sanıp lehine hükmederim. Binaenaleyh ben bir Müslümanın hakkını haksız olan herhangi bir kimsenin lehinde hükmedersem biliniz ki o hak bir ateş parçasıdır. Artık onu dileyen sırtına yüklensin. Yahud onu farkederek rücu etsin.” [Buharî, Şehadat 27, Mezalim 16, Hiyel 9, Ahkam 20, 29, 31; Müslim, Akdiye 5, 1713; Muvatta, Akdiye 1, 2, 719; Ebu Davud, Akdiye 7, 3583, 3584; Tirmizî, Ahkam 11, 1339; Nesâî, Kudat 13, 8, 233.] Anlıyoruz ki, ihtilâflı bir konuda, söz ustalığı ya da başka bir yolla karşımızdakini bir biçimde altetmek bir kazanç sayılmıyor. Aksine, bizim kazanç gibi gördüğümüz şey, ahiret boyutunda bir ateş parçasından ibaret oluyor. Biz biliyoruz ki, iyi Müslüman kulluğu-ibadeti, “Allah’ı görüyormuş gibi yani ihsan kıvamında yapan, Allah’ı görmese bile O’nun tarafından görüldüğü bilinci içinde yaşayan insandır.” Bu, külli bir hayat disiplini getiriyor Müslüman’a… Aklını, duygularını, iradesini aynı odakta buluşturan bir hassasiyet… Allah görüyorken O’nun hukukunu, hududunu çiğnemek… Allah’ın gördüğünü bile bile, O’nun koru alanında nefs otlatmak… Bu, gerçek bir haddini bilmezlik olmalı. “Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak”, bu konuda hassasiyet göstermek İslâm ıstılahında “vera” olarak niteleniyor. “Vera ehli” olmak, bir mü’min için elde edilmesi iştiyakla arzu edilen bir ufuk. İslâm geleneğinde “vera” konusunda, yıldızlaşmış örnekler var. Hazreti Peygamber, “İşte sırtım, diyor, hakkı olan gelsin vursun.” Bu, günahsızlığı Allah Teâlâ’nın kefaletinde olan bir insan… Bize, Ahiret’e kul hakkı ile gitmeme duyarlılığını örnekliyor. Hazreti Ebubekir, hizmetçisinin getirdiği kaynağı belli olmayan bir sütü bilmeden içtikten sonra farkına varınca, istifra ediyor. Hazreti Ömer’in özel işini görürken, devlete ait mumu söndürüp, kendisine ait mumu yaktığını biliyoruz. Bir devlet başkanı ki, hayat defterine en küçük bir kara çizgi girmesine razı olmuyor. Ömer bin Abdülaziz, yanına ganimet malından misk getirildiğinde burnunu tıkıyor ve “Bunun faydası kokusudur, bu ise Müslümanların hakkıdır” diyor. Allah dostları, kaynağını bilmedikleri bir şeyi yememeye itina etmişler. Nehirden gelen bir elmayı dişlemenin tevbesini yapmışlar. Komşunun bahçesinden otlayan koyunlarının sütünü, ot koyunun bünyesinde değişim geçireceği süre içinde komşuya götürmüşler. Kur’an mü’mine “kalbimizde diğer mü’minler için bir kin bırakma” Haşr, 59/10 diye dua etmeyi öğütlüyor. Kalb safhasında bile bir kul hakkı ihlâlini yakıştırmıyor mü’mine Kur’an. Bu yüzden “Gönül yıkma”yı “Kabe’yi yıkmak” gibi anlıyor Allah dostları… Kur’an’a, Rasûlullah’ın hayatına ve ikazlarına ve bunlardan yola çıkarak Allah dostlarının kendi hayatları için oluşturdukları hukuka bakınca mü’minler arasındaki ilişki, bir gergef nezaketinde dokunan nakışı andırıyor. Her hak ihlâli ahirete taşınan ve orada hesabı verilecek bir yük gibi görünüyor. Hatta yüreğe yüklenen bir yük gibi… Bir ateşi avuçlamak gibi. Allah’ın huzurunda utanmak gibi. Helâl kazanç arı duru bir ilâhî armağan ise insana, her katre haram, o duru su içine akan kirli damar gibi görülüyor. Bütün bunları görmek ve bunun gerektirdiği davranışı kuşanmak, bir terbiyeyi gerektiriyor. Çünkü insan mal tutkusu karşısında son derece zayıf bir mahlûk. “Bir vadi dolusu altını olsa, ikincisini ister insan. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur” diyor Allah Rasûlü. Haram karşısındaki duyarlılığını aşındıracak bin türlü yol salık verir insana, insan soyunun düşmanları… Süsler günahı… Önünü açar, elinden tutar, yol gösterir, içine sinecek bir formül sunar. Bir terbiye, hem sıkı bir terbiye gerekir. Kul hakkı duyarlılığı, gerçekte bir âhiret duyarlılığıdır. Bir vadi dolusu haram malı yutmak, bir yerde cehennemi yutmaya talip olmaktır. Bu çılgınlıktır, ama insanoğlu da aldanmaya açıktır. İnsanlar birbirinin ayaklarına basıyor da, af dilemiyor. Yetim malını fütursuzca yiyor da, içinde bir ürküntü oluşmuyor. Kim bilir belki de insanlar, dünyayı bitirip, en sonunda haram diye birbirini yemeye başladığı zaman bir tıkanma noktasına gelinecek ve Allah korkusu, ahiret kaygısı gelip yerleşecek insanoğlunun gündemine… Muhterem Mü’minler! Şu halde diyebiliriz ki; Müslüman, kul haklarına son derece titizlik göstermelidir. Bilerek veya bilmeyerek başkalarının hakkını alan kimse, o hakkı ödemek ve helalleşmek suretiyle kendisini kurtarmaya çalışmalıdır. Haksızlık edip de, hak sahibine hakkını vermeyenler; Ahirette pişmanlık duyacaklar ve çetin bir azaba uğrayacaklardır. Herkesin hak ve hukukuna saygılı olalım. Kul hakkıyla Allah’ın huzuruna çıkmaktan sakınalım. Kul hakkını, hak sahibi bağışlamadıkça Allah’ın bağışlamayacağını bilelim. Dünyadaki bir çok kötülük, kavga ve cinayetlerin, insanlar arasındaki huzursuzlukların, kul haklarına saygı göstermemekten meydana geldiğini unutmayalım. Alıntı Vaaz; kul hakkı Dille İşlenen Cinayet ; Gıybet Salih SAYIN [Haftanın Sohbeti] Dille İşlenen Cinayet Gıybet Yüce dinimiz İslam, insanlar için en güzel ahlâki ilkeleri getirmiştir. Bununla beraber her türlü çirkin ahlâki davranışları da yasaklamıştır. İnsan güzel ahlâki ilkelere uyduğunda dünya ve ahirette huzuru elde eder, kötü ahlâklı olunduğunda ise Allah’ın ve insanların hoşnutluğunu Kerimde, Rabbimiz Peygamberimiz sav’in ahlakını biz müminlere şöyle anlatırوَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ“Sen yüce bir ahlâk üzeresin.’’ Kalem,68/4Peygamberimiz sav de bir hadislerinde şöyle buyururبُعِثْتُ لاِتَمِّمَ مَكَارِمَ الاخْلاَقِ“Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.’’ Müsned, II, 381Yüce dinimiz, kötü bir ahlaki özellik ve dilin afeti olan gıybet etmeyi yasaklamış ve haram bu hususta Kur'an’ı Kerimde bizlere şöyle buyururيَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” Hucurat, 49/12Sevgili Peygamberimiz, ayıpları dile getirmek yerine örtmeyi emretmiş ve şöyle buyurmuşturيَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الإِيمَانُ قَلْبَهُ لاَ تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ وَلاَ تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ فَإِنَّهُ مَنِ اتَّبَعَ عَوْرَاتِهِمْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ وَمَنْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ فِى بَيْتِهِ“Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayınız ve onların gizli hâllerini araştırmayınız. Çünkü her kim onların gizliliklerini araştırırsa Allah da onunkileri araştırır. Allah kimin gizli hâllerini araştırırsa onu kendisini güvende hissettiği evinde bile rezil eder.” Ebû Dâvûd, Edeb, 35Ayet ve hadislerde yasaklanan üç davranış sûizan, tecessüs ve gıybet aralarındaki irtibattan dolayı peş peşe zikredilmiştir. Çünkü kesin bilgiye dayanmayan sûizan, insanı tecessüse, tecessüs de gıybete götürür. Bir kimse hakkında sûizan besleyen birisi bu kötü düşüncesini temellendirmek için o kimsenin gizli hallerini araştırmaya başlar. Kusur arayan mutlaka bulur. Daha sonra öğrendiği olumsuz durumları sağda solda paylaşıp gıybet etmeye başlar. Bu davranışının ne kendisine ne de gıybetini yaptığı kimseye faydası insanoğlunun dilinden çıkan, kendisine dünya ve ahirette sıkıntı veren zararlı bir kelimesi, sözlükte "uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizli kalmak” gibi anlamlara bir terim olarak ise bir kimsenin gıyabında, duyduğu zaman hoşlanmayacağı şeyleri incitici, küçük düşürücü söz ve davranışlarla anlatmak sav gıybeti bizlere şöyle tarif eder“Gıybet nedir, bilir misiniz?” Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. Hz. Peygamber sav "Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır” buyurdu. Söylenen ayıp eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?” diye soruldu. "Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa o zaman ona iftira ettin demektir” buyurdu. Müslim, Birr, 70İslâm’da, insan haklarının en önemlilerinden biriside kişiliğin dokunulmazlığı kimsenin gıyabında gerek şahsıyla ilgili maddî, mânevî, dünyevî, uhrevî, ahlâkî ve dinî kusurlarından söz edilmesi gerekse çocukları, ebeveyni ve diğer yakınlarının kusurlarının anlatılması gıybet olarak değerlendirilmesinde esas olan; hakkında konuşulan kişinin o vasıfları taşıyıp taşımaması değil, hoş olmayan bir şekilde insanın arkasından konuşulup faydasızca Rasûlü, gıybet konusunda oldukça titiz davranmış ve ismini zikrederek kimse hakkında kötü konuşmamıştır. Bunun yerine, insanların olumsuz davranışlarını gördüğü zaman onları düzeltmek için “İnsanlara ne oluyor da şöyle şöyle yapıyorlar?” gibi genel ifadeler kullanmıştır. Ebû Dâvûd, Edeb, 5Peygamberimiz sav insanların arkalarından konuşarak gıybet etmeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur “Ashâbımdan birisi, bir kimseden bana beni rahatsız edecek bir şey iletmesin. Zira ben sizin karşınıza hakkınızda her türlü güvensizlikten salim olan bir kalple çıkmayı arzu ediyorum.”Ebû Dâvûd, Edeb, 28Koğuculuk ise birkaç kişi arasında gerçekleşebilen gıybet fiilinin sınırlarını genişletme ve daha fazla kişiyi gıybete ortak etme faaliyetidir. Bu yönüyle gıybetten daha tehlikeli bir sav laf taşıyanlar hususunda bizleri şöyle uyarmıştırلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَـمَّامٌ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّة َقتات“Nemmâm cennete girmeyecektir” “Kattât cennete giremeyecektir.” Buhari, Edeb 50Bu hadisi şerifte geçen “kattât” ve “nemmam” kişiler arasında söz taşıyan kimseler yapan, insanların arasını bozmak ve aralarında düşmanlık yaratmak için doğru veya yanlış olan her sözü taşır ve hoş olmayan durumları açıklar. İnsanın ruhuna işleyen, vicdanını körelten bu davranış, alışkanlık hâline getirildiğinde artık kişi bundan rahatsızlık da duymaz ve dedikodudan zevk almaya bu hususta Tebbet süresinde şöyle buyuruyorوَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ“Dedikodu yapıp söz taşıyan karısı da ateşe girecek Tebbet,111/4”Burada sözü edilen kadın; Ebû Leheb’in karısı, Harb’ın kızı ve Ebû Süfyân’ın kız kardeşi Ümmü Cemîl Avrâ’dır. Bu kadına, insanların arasını bozmak amacıyla laf götürüp getirdiği ve Hz. Peygamber’i maddî sıkıntısı sebebiyle aşağıladığı için mecazi anlamda hammâlete’l-hatab “Dedikodu yapıp söz taşıyan...” denmiştir. Çünkü Araplar laf taşıyanlara hammâlete’l-hatab derlerdi. Kur'an Yolu Tefsiri C5 S 710-712GIYBET ÇEŞİTLERİGıybetin en önemli özelliği; bir kişinin, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir konuda ileri geri konuşmasıdır. Bir insanın bilgisi tam olmayan bir konuda konuşması ise onu hataya ve günaha Teâlâ bir ayette bizlere şu tavsiyede bulunmaktadırوَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, hepsi, yaptıklarından sorumludur.” İsra,17,36Rasûlullah sav da bu hususta şöyle buyurmuşturكَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ“Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter.” Ebû Dâvûd, Edeb, 801-Dil ile gıybetBir kimsenin kusur ve noksanını dil ile söylemektir. Meselâ; Falanca çokça zayıftır, şişmandır, uzundur, kısadır, gururludur, kibirlidir, yalancıdır, faizcidir, kumarcıdır, tembeldir ve beceriksizdir vb. Kerimde Rabbimiz bu hususta şöyle buyururوَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ الشَّيْطَانَ يَنزَغُ بَيْنَهُمْ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوًّا مُّبِينًا“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” İsra, 17/53Dil, yapmış olduğu işler bakımından bedenimizdeki çok önemli organlarımızdan biridir. Nitekim iyi bir şeyin veya kötü bir şeyin ifade edilmesi dil iledir. Sevgi sözcükleri de nefret sözcükleri de hep dilden dökülür. İnsanların gönlünü almanın da onların gönlünü yıkmanın en kolay yolu dil ile Süfyân b. Abdullah anlatıyor “Ey Allah’ın Elçisi! Bana sımsıkı sarılacağım bir amel söyle" dedim. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu “Rabbim Allah’tır de, sonra dosdoğru ol.”“Ey Allah'ın Elçisi! Hakkımda korkacağın şeyin en tehlikelisi nedir?” dedim.“Mübarek dilini eliyle tuttu sonra “İşte budur” dedi. Tirimizî, Zühd, 602-Kalp ile gıybetGözüyle görmediği, kulağıyla duymadığı ve kesin olarak bilmediği bir konuda bir kimse hakkında sûizan beslemek ve kötü düşüncelere sahip olmaktır. Kalp ve dilin önemini şu kıssa çok güzel bir şekilde LOKMAN, hikmet sahibi büyük bir hakîm ve tıbbın inceliklerini çok iyi bilen mahir bir hekim olduğu için ona, Lokman Hakîm ya da Lokman Hekim derlerdi. Günlerden bir gün efendisi bir koyun getirdi ve ona, “Şu koyunu kesiver” dedi. Hz. Lokman da koyunu kesti. Efendisi, “Şimdi o koyunun en iyi iki organını getir” dedi. Hz. Lokman gitti ve dil ile kalbi çıkarıp getirdi. Efendisi, “Bu koyun etinin içinde bunlardan daha iyi parçası olan yok mu?” diye sordu. Lokman “Hayır” diye cevap verdi. Efendisi bir müddet sustuktan sonra yine bir koyun getirdi ve “Şu koyunu bizim için kesiver” dedi. Hz. Lokman o koyunu da kesti. Efendisi bu kez, “Şimdi de ondaki en kötü, en işe yaramaz iki organı getir” diye emretti. Hz. Lokman yine dil ve kalbi çıkarıp getirdi. Bu duruma şaşıran efendisi merakla sordu “Sana, ondaki en iyi iki organı getir diye emrettim. Sen bana dili ve kalbi getirdin. Onun en kötü, en işe yaramaz iki organını getir diye emrettim. Yine bu ikisini getirdin. Bunun anlamı nedir?” Lokman Hekim şu hikmet dolu cevabı verdi “İyi oldukları zaman onlardan daha iyisi, kötü oldukları zaman onlardan daha kötüsü yoktur.”3-Göz, el ve işaretle gıybetBir kimsenin kötülenmesinde vücut azalarını kullanarak yapılan el ile kısalığını göstererek, topal topal yürüyerek, gözünü şaşı ederek ve ağzı yüzü eğmek vb. şeylerle başka bir kimsenin taklidini yaparak gıyabında o kişinin onurunu bu hususta bir ayetinde bizlere şöyle buyururوَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ" Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! " Hümeze, 104/1Hümeze İnsanların arkalarından şahsiyet ve namuslarına dil uzatmak, onlarla alay ederek Yüzlerine karşı insanlara lakap takmak, kaş göz hareketiyle birini hakir görme ve kusur kızdıran, onun onurunu ve gururunu inciten lakap takmak ve taklit yapmak da bu hususta Kur’an’ı Kerimde şöyle buyuruyorيَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَومٌ مِّن قَوْمٍ عَسَى أَن يَكُونُوا خَيْرًا مِّنْهُمْ وَلَا نِسَاء مِّن نِّسَاء عَسَى أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَن لَّمْ يَتُبْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ“Ey müminler! bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. Imandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” Hucurât, 49/11Hz. Aişe Validemiz “Ey Allah’ın Resulü, sana Safiye’deki şu hal boy yeter” memnun kalmadı ve bana şöyle dedi “Öyle bir kelime sarf ettin ki, eğer o denize karıştırılsaydı, onu ifsat eder, bozardı.” Ebû Dâvûd, Edeb, 35Hz. Aişe validemiz der ki “Ben tahkir maksadıyla birinin taklidini yapmıştım. Bana şunu söyledi “Ben bir başkasını, kusuru sebebiyle, hatta bana karşılık olarak çok dünyalık verilse bile söz ve fiille taklit asla etmem.” Ebû Dâvud, Edeb,40GIYBETİN SEBEPLERİ VE RUHSAT YERLERİİnsan, nefsine sahte bir rahatlık ve haz verdiği için gıybet eder ve kalbini bu kötü davranışla ve nefret, sohbet ve yarenlik, itibar yükseltme düşüncesi ve kıskançlık gıybetin sebepleri bazen kasıtlı veya kasıtsız olarak karşısındaki insanı aşağılamak, kötülemek, küçük düşürmek, gösteriş ve büyüklük taslamak maksadıyla onu acıtan sözler söyleyebilir. Sözlerinin muhatabını ne kadar inciteceğini hesaplamaksızın sadece hoşça vakit geçirmek ve güldürmek için onun arkasından bazı istisnai durumlarda ise ruhsat verilmiştir. Niyetin iyi olması koşuluyla, bazı meşru mazeretler gözetilerek ferde ve topluma fayda sağlayacak ise aleyhte konuşulduğunda bu gıybet Bir suçluyu ilgili makamlara şikâyet etmek, çevresine zarar veren bir insandan korunmak, birinin yapacağı kötülüğe engel olmak, kötü davranışları ıslah etmek, lakabıyla meşhur olmuş bir insanı tanıtmak, zulüm, haksızlık, fesatçılık, ahlâksızlık gibi tutum ve davranışları hayat tarzı haline getirmiş, günahı alenen işleyen ve bundan utanmayan bir insanı kınamak veya bununla ilgili fetva sormak gıybet ZARARLARIGıybetten korunmak için öncelikle kişinin kendi kusurlarıyla uğraşması kolaylıkla yapılan, zamanla sıradanlaşarak kişiyi rahatsız etmeyen kötü bir eden kişi söylediği söze pek dikkat etmez. Çok söze yalan karışabilir, çok konuşma kalbe kasvet verebilir, zihni yorabilir, tefekküre mâni olabilir, dinleyenleri usandırabilir. Çok konuşan çok hata eder ve sözün tesirini azaltır. Bu itibarla az, öz, doğru ve yararlı şeyler konuşmak müminin şiarı öncelikle kişinin kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapması demektir ve bu durum asla bir Müslüman’a yakışmaz. Hiçbir insan da kendisi aleyhine bir konuşmanın yapılmasına, arkasından çekiştirilmesine, hakkında suizan beslenmesine de asla razı sav bu hususu bizlere şöyle açıklar لا يُؤْمِنُ أَحدُكُمْ حتَّى يُحِبَّ لأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ “Kendisi için istediğini mümin kardeşi için istemeyen iman etmiş olmaz.” Buhârî, Îmân, 7Gıybet, toplumun huzur ve güvenini zedeler. İnsanlar arasında bulunması gereken en önemli ilke olan birlik ve beraberliğe sekte vurur. Çünkü fertlerin birbirlerinin arkalarından konuşmaları, laf getirip-götürmeleri sebebiyle toplumda güven ve huzur ortadan kalkar. Nasıl ki bir ölü kendini savunamazsa bir insan da arkadan çekiştirildiği zaman, orada olmadığından dolayı kendisini bizim imanımıza ve ibadetlerimize de zarar sav bir hadislerinde şöyle buyuruyorالمسلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ، وَالْمُؤمِنُ مَنْ أمِنهُ الناسُ على دمائهم وأمْوَالِهِمْ .“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği halkın, can ve mallarını kendisine karşı emniyette bildikleri kimsedir.” Tirmizi, İman 12Müslüman, ister diliyle isterse davranışlarıyla hiçbir insana zarar vermeyen kimsedir. Müslüman, laf olsun torba dolsun diye konuşmaz. Kimseye fayda sağlamayacak bir kelama kadir olmaz. Çünkü Peygamberimiz sav, bizlere ya hayır söylemeyi ya da susmayı Buhârî, Edeb, 85 kalbiyle sû-i zan beslemez, diliyle gıybet etmez, insanları arkalarından çekiştirmez, onların kusurlarını araştırmaz, ayıplarını ortaya dökmez, sözleriyle kardeşini imanı gereği, güzel ahlâkın erdemlerini kuşanır ve kardeşinin mahremiyetine dil uzatarak onun şerefini, haysiyetini asla incitmez. Hakkı olmadan onun hakkına asla girmez. Ancak günümüzde bir eğlence olarak gösterilen dedikodu faaliyetleri, özellikle kitle iletişim araçları ile merak ve ilgi uyandıracak tarzda sunulup bu şekilde âdeta bir gıybet sektörü meydana getirilmiştir. Kim, kiminle, nerede, nasıl?Böylece yaygınlığından dolayı ayıp ve günah sayılmayan gıybetin yol açtığı olumsuzluklar görmezden geliniyor ve dahası insanlara da bu yanlış davranış teşvik edilip gıybet günahına ortak SONUÇLARIGıybet yapıldığı ve dinlenildiği zaman azabı gerektiren kötü bir ahlaki davranıştır ve yapan kimsenin âhirette cezasız bırakılmayacağını Allah Resûlü şu şekilde haber vermektedir“Her kim Müslüman bir adam ın gıybetini etmesi sebebiyle onun ölü etinden bir lokma yiyecek olursa, Allah ona o yediği et kadar cehennem ateşinden yedirecektir.” Ebû Dâvûd, Edeb, 35Hz. Peygamber, bir kabristana uğradığı sırada orada yatanlardan iki kişinin azap gördüğünü söylemiş ve bunun sebebine şöyle işaret etmiştir “Onların azapları öyle büyük bir şeyden dolayı değil. Biri idrarın üzerine sıçramasından sakınmazdı, diğeri de koğuculuk yapardı.” Buhârî, Vudû, 55Allah Rasûlü, sav Miraç’ta gördüklerinden şöyle bahseder“Miraca çıkarıldığım zaman bakırdan tırnakları olan bir topluluğa uğradım. Onlar, tırnaklarıyla yüzlerini ve bağırlarını tırmalıyorlardı. Bunlar kimlerdir?’ diye sordum. Cebrail, Gıybet ederek insanların etlerinden yiyen ve onların şereflerine saldıranlardır. dedi.” Ebû Dâvûd, Edeb, 35Gıybet eden kimse, kul hakkına girmiş ve büyük günah işlemiştir. Tövbe ve istiğfar etmesi gerekir. Bu günahından kurtulması için tövbe etmesi yeterli olmaz. Eğer yaşıyorlarsa, maddi ve manevi hakkını gasp ettiği kimselerle helalleşmenin bir yolunu aramalı ve ayrıca gıybetini yaptığı kişilere dua etmelidir. Eğer helallik alınmazsa kul hakkına girileceğinden, gıybet eden kimsenin ahirette Peygamberimizin bizlere bildirmiş olduğu “Müflis”lerden olacağı unutulmamalıdır. Ahirette kul hakkının karşılığı ise ya sevapla hakkın ödenmesi ya da sevap yoksa hakkı yenilen insanın günahını almakla olacaktır. Müslim, Birr, 59Gıybeti yapılan kimse gıybet sebebiyle zarara uğramış ise duruma müdahale edebilir, ilgili mercilere şikâyet edebilir. Gıybetler bir şekilde gıybeti edilene ulaşır. Şayet gıybet yapana küfür ve hakaret edilirse, gıybetin karşılığı büyük ölçüde dünyada alınmış olur. Ancak, bunun yerine kişi kendini savunmaz, gıybetle mücadele eder ve gıybetçinin bu işten kurtulmasına uğraşırsa çok daha büyük bir mükâfat kazanmış MEVLÂNA, kendisinin gıybetini yapan kişiye şöyle der Duydum ki benim gıybetimi yapmışsın. Benim yüzüme söylemekten kaçmışsın. Benim gibi bir acizden korkmuşsun ama Allah’tan BASRÎ, kendisine gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve şöyle demiştir“Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim.”Gıybet yapılan yerdeki kişi ise müminin iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevi olduğundan ya fiili ya da sözlü olarak müdahale eder; bunun doğru olmadığını, gıybet etmenin haram ve büyük günah olduğunu söyler. Gıybetin yapılmasına engel olamayacaksa yapılan gıybete ortak olmamak için gıybet yapılan ortamı terk eder. Bu da mümkün değilse gıybete hoşnutsuzluk duygusu içinde başka şeylerle bu konuda Kur’an da şöyle buyururوَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler.” Kasas,28/55Allah Resûlü de bu tavrın imanla olan sıkı ilişkisini vurgulamış ve şöyle buyurmuşturمَنْ رأى مِنْكُمْ مُنْكراً فلْيُغيرْهُ بيدِه، فإن لم يستطعْ فبلسانهِ، فإن لم يستطعْ فبقَلْبِهِ، وذلك أضْعَفُ الايمانِ“Sizden biriniz çirkin bir iş görürse, onu eliyle değiştirsin; eğer buna gücü yetmezse, diliyle uyarsın; buna da gücü yetmezse, kalbiyle nefret etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” Müslim, İman, 20.SONUÇDinî ve ahlâkî boyutunun yanında psikolojik ve sosyolojik açıdan da birey ve topluma çeşitli zararlar veren gıybet ve dedikoduyla başa çıkmada öncelikle İslâm’ın ahlâk değerlerine bağlılık gösterilmelidir. Rabbimizin ayetleri ve Peygamberimizin hadisleri incelendiği zaman, sözün doğru zamanda doğru bir şekilde kullanıldığında değer kazanan, kişiye dünya ve ahiret mutluluğunu getiren bir unsur olduğu ahlâkında asla yeri olmayan gıybet, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan Müslümanların değil, basit insanların işidir. Müslüman, Rabbinin insanların aralarındaki gizli fısıldaşmalardan bile haberdar olduğunu ve günü geldiğinde yaptıklarını bildireceğini bilir ve ona göre bir hayat sürer. Kâf, 50/16Müslümanın, gıybetle, laf götürüp getirmekle, boşboğazlık ve gevezelikle yapmakla kazanacağı hiçbir şey yoktur. Bu çirkin davranışlar ferde ve topluma fayda değil zarar verir. Müslüman, bu gibi söz ve davranışların topluma olan zararlarının ne kadar büyük ve tamirinin ise çok zor olduğunun gıybetle başkasını küçültmeye çalışırken kendisinin hem kullar hem de Allah nezdinde ne kadar küçüldüğünü düşünmeli, kendisi için söylendiğinde hoşlanmayacağı sözleri başkaları için söylememelidir. Kusursuz ve mükemmel olmayan insan, kendi günahlarını telafi etmek yerine, başkalarının günahını diline dolayarak kendi günahlarına bir yenisini eklememelidir. Kardeşinin gıybetini yaparak günahkâr olan insan, onun ayıbını ortaya çıkararak veya onu kötüleyerek iyi bir insan olamayacağı gibi, kardeşini küçülterek de kendisini asla yüceltemez. Herkese sadece kendi günahından sorulacağını da unutmamalıdır. Fatır, 35/18İnsan, Rabbimizin ve insanların razı olmayacağı kötü sözleri asla söylememeli, gıybetin konuşulduğu ortamlarda bulunmamaya özen göstermeli, gıybeti dinleyerek teşvik etmemeli ve gıybet eden insanlardan da yüz çevirip onları ikaz ederek bu tür davranışları da engellemelidir. Ayrıca kişi gıybet ederek kul hakkına girmiş ise hakkını yediği kimselerle bu dünyada tez elden Müslüman, çok kıymetli olan ömür sermayesini Allah’ın rızası doğrultusunda harcamalı, kötü ahlaki vasıfları terk etmeli, nefis muhasebesi yaparak kusurlarından dolayı da samimi bir tövbe şu dizelerle tamamlayalımGıybet âdet olmuş dilde pazar dolaşarak kuyu ki ne yürekler kardeşinin etini yeme!Bunların hesabı sorulmaz rabbim bizleri, gıybet gibi zararlı faaliyetlerde bulunmaktan muhafaza birbirini seven, birbirine her zaman destek olan ve daima Müslüman ve kardeş olduğunun şuurunda bir hayat süren bahtiyar kullarından olmayı nasip rabbim bizleri, birbirimize karşı hüsnizan besleyen ve birbirimizin ayıp ve kusurlarını aramaktan ziyade bunları emri bil maruf ven-nehyi anil münker vazifesi çerçevesinde giderme gayreti içerisinde olan, her işinde de Allah’ın rızasını gözeten samimi Müslümanlardan ve ibadetlerimiz kabul olsun. Rabbim hepimizin yar ve yardımcısı ÂMİN! ÂMİN! ÂMİN! ÂMİN!SALİH SAYINSakarya / Arifiye Uzman VaiziDOSYAYI İNDİR Oluşturulma Tarihi Mayıs 11, 2020 0112Kul hakkı kavramı İslam'da titizlikle yaklaşılan bir kavramdır. Kul hakkı ile ilgili Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde bilgiler yer almaktadır. Kul hakkı ile ilgili araştırmalar son aylarda en fazla arananlar arasına girmiştir. Peki, kul hakkı nedir? Kul hakkı ile ilgili ayetler ve hadisler nelerdir? İşte kul hakkı ile ilgili tüm hakkı ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Kul hakkı her Müslüman'ın dikkat etmesi gereken önemli bir kavramdır. Kul Hakkı Nedir? Bir kulun başka bir kul üzerinde olduğu haktır. Kul hakkının vebali yüce Allah katında oldukça fazladır. Cenab-ı Hak kul hakkı için "Benim yanıma her şey ile gelin affederim. Fakat kul hakkı ile gelmeyin, onu ben değil, kulum affeder. " demiştir. Allah'ın bu günahı bağışlayabilmesi için hakkı yenen kula danışacağı bilinmektedir. Eğer hakkı yenen hak sahibi kişiyi bağışlamazsa Allah bu günahı affetmeyecektir. Cenab-ı Hak her insana bir takım haklar tanımıştır. İnsanların birbirleri üzerinde hakları bulunmaktadır. Bir kimse bir kimsenin hakkını yer, malını çalar, hırsızlık yapar ise büyük vebali olan kul hakkını işlemiş olur. Kul hakkı pek çok sebebe bağlı olarak işlenebilir. Dolayısıyla bir kişinin istenmediği bir şey yapması, onu alay etmek, küçük düşürmek, başkasının yanında aşağılamak, rencide etmekte bir kul hakkıdır. Bunun helalliği ise hakkı yenen ve hak yiyen kişi arasında olacaktır. Başka biri bu günahı bağışlayamaz. Helallik alma şartı aranmaktadır. Kul Hakkı İle İlgili Ayetler ve Hadisler Duha Suresi 9. Ayet; " Öyleyse yetimin hakkını sakın yeme. " Fecr Suresi 17. Ayet; " Hayır, hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. " Nisa Suresi 10. Ayet; " Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir. " Peygamber efendimiz Hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur; " Kim ki yetimin hakkını yer ise ahirette o kişi iflas eder. " Bir diğer hadis- şerifte de kul hakkı yemenin vebali için şu şekilde bahsedilmiştir; " Kim birinin hakkını yediyse ahirette zor duruma düşmemek için o kişinin gönlünü alın, helalleşin. Borcu olan bir kişi cennete giremez. "

kul hakkı ile ilgili vaaz