Günümüzsosyal medyasında; içinde yazma isteği olanlara ve yazar olma hayali kuranlara önemli fırsatlar sunan Wattpad’in, Türkiye’de en fazla okunan hikâyesini özetleyeceğiz sizlere. 2016 yılında Pegasus Yayınları sponsorluğunda basılan ve Wattpad’te 125 milyondan fazla okunmuş olan bir hikâye: Öznur Yıldırım’ın YABANCI’sı. Kızlarseçeceği erkekte babasından, erkek çocuklar da seçeceği kızda annesinden motifler ararlar. Bu bir özel ve kendine özgü sevgi örgüsüdür esasında. Acılar, özlemler, sevgiler ve hayaller evrensel değil mi? O evrensellik içinde hangi milletten olursa olsun, annesiz veya babasız büyüyen çocuğun iç dünyası da o Evlilikterapisinde, aile terapisinden farklı olarak yalnızca iki kişi ve aralarındaki ilişki sorunları üzerine çalışılır. Aile terapilerinde, eşler, çocuklar, diğer aile fertleri gibi aileden sayılan kim varsa terapiye dahil edilebilir. Evlilik ve çift terapisi, ilişkide nelerin iyi gitmediğinin fark edildiği, neler Songünlerde SHOW TV'nin ilgiyle izlenen dizisi 'Acı Aşk' için yaptığı müziklerle adından söz ettiren ünlü müzisyen Kıraç, "Ukalalığı sevmem ama benim yaptığım müzikler kendinden bahsettiriyor" dedi ve ekledi: "Diziden duygusal olarak çok etkilendim. Haftanın 4 günü bu işe mesai harcıyorum. 'Acı Aşk' son yıllarda yaptığım en iyi dizi müziği" UNICEFOrta Doğu ve Kuzey Afrika Direktörü Adele Khodr “Milyonlarca Suriyeli çocuk Suriye'de ve komşu ülkelerde hâlâ korku, belirsizlik ve ihtiyaç içinde yaşıyor.” açıklamasını yaptı. Ülke içinde 6,5 milyon, komşu ülkelerde ise 5,8 milyon çocuğun insani yardıma muhtaç olduğu çağrısı yapıldı ve Oradayedi çocuğa bakıyor ve annesiz bir eve sıcaklık ve şarkı getiriyor. Bu hikaye İkinci Dünya Savaşı'na giden günlerde geçtiğinden, Alman işgalinin başgösteren tehdidi var. Afrika ormanlarında büyüyen yetim bir çocuk olan Tarzan'ın hayat hikayesini takip ediyor. Tarzan, bir goril olan Kala tarafından büyütülür ErXur. Size bir müjde daha! Bundan sonra Uzm. Dan. Psikolog Ani Eryorulmaz bizlerle bilgilerini paylaşacak ; Ona şükranlarımı sunuyor, takipte kalın diyorum!= İşte ilk makalesi BÜYÜMEYEN ERKEKLER ve ANNE KADINLAR! Erkek çocukların kız çocuklara oranla biraz daha geç bir yaşta ergenliğe girdiği , bunun için de ilk gençlik yıllarında aynı yaştaki bir kız ve erkek ergenin aynı fiziksel, duygusal ve sosyal olgunluğa erişmemiş olacağı bilinen bir gerçektir. Bu gelişim hızı arasındaki farklılık ergenlik için beklenilen bir süreç olsa da, ilerleyen yıllarda bu farkın kapanması, gerek erkek, gerek de kadının sosyal ve duygusal olarak kendini idare edebilen, duygularını tanıyan, bunları ifade edebilen ve içinde bulundukları ilişki veya ilişkileri anlamlandırabilecek bir olgunluğa ulaşmaları beklenir. Ama ne yazık ki bu hep de böyle gerçekleşmiyor. Niye mi? Gitgide daha büyük bir sıklıkta gördüğüm büyümeyen erkek-anne kadın çifti ilişkisi , bu ilişkinin birbirini tamamlayan dinamikleri, yine bu ilişkinin başlarındaki coşku ve hızla çöküşe veya çıkmaza sürüklenen kaçınılmaz son bu yazının konusu. Büyümeyen erkeklerin nasıl ve niye büyümediklerine bakmadan önce onların ortak özelliklerine bir göz atalım. Yetişkin bir yaşta olmalarına rağmen bir türlü büyüyemeyen bu erkekleri tanımak aslında hiç zor değil. Hayatı bir eğlence olarak gören, arkadaşları ile geçirebileceği hiç bir andan taviz vermeden de bir ilişki sürdürebileceğine emin ama ilişki içinde olduğu kadına ilgi göstermesinin gerekli olmadığını düşünen bir erkek tipinden bahsediyoruz. Bu erkekler hatalara aşırı tepkiler gösterirler, özür dilemeleri neredeyse bir mucizedir. Babaları ile aşırı uzak olan bu erkekler aynı zamanda da kendilerini her şeyin üzerinde görürler. Dr. Dan Kiley'nin PeterPan sendromu olarak adlandırdığı, büyümeyi reddeden ve onları korkutan bir erkekliğe adım atmamak için neredeyse direnen bu erkekler aslında kendilerini olmak istemedikleri sorumluluk sahibi bir erkekle artık olamayacaklarına emin oldukları çocuk arasında sıkışmış kalmış hissederler. Peter Pan sendronundan muzdarip erkekler aslında büyümemek , okulla, işle ya da erkekliği yani büyümeyi anımsatan hiç bir şeyle ilgilenmek istemezler, çünkü onlar için büyümemek için ne yapmak gerekiyorsa yapılmalıdır. Bu erkeklerin ciddi bir boyutta sosyal uyumsuzluğa neden olan psikolojik sorunlar yaşadığı bir gerçektir. Duygusal açıdan sosyal ilişkilerde kastre edilmiş bu erkeklerin aslında hayatları da çok zordur. Ama onlar için bu her zaman başkalarının suçudur. Çünkü ya hayat onlara yeterince adil davranmamıştır, yetenekleri görülmemiştir, şanssızdırlar ya da istedikleri işte çalışmıyorlardır- aslında bu liste çok da uzundur ama başlarına gelen tüm bu felaketlerde onların bir sorumluluğa sahip oldukları fikri bir inkar sistemi ile kesilmiştir. Peki bu erkeklerin olgunlaşmasını önleyenler kimler? Ne oluyor da bu erkekler büyümeden hayatlarını devam ettirebiliyorlar? Tabii ki asıl sorun bu çocukları yetiştiren anne babalar ama daha sonra da bu illüzyonu sürdüren kız arkadaşlar, sevgililer ve eşler. Nasıl mı? Otoritenin ve zorlamanın yanlış olduğunu kabul eden ama buna eşlik etmesi gereken sınırları koyamayan ebeveynler, duygusal sıcaklığın ve paylaşımın eksik olduğu evlilikler, sessiz sedasız acı çeken ve bunun duygusal yükünü çocuklarına yükleyen anneler, evliyMİŞ, mutluyMUŞ, gibi yaşanan ilişkiler çocukların gelişimini engeller. Zaman yerine para veren, çocuklarına zevki bir bir ayrıcalık değil de bir hak gibi sunan, bunun sonucunda da her şeyi hak ettiğini düşünen bireyler yetiştiren ebeveynler de Peter Pan sendromu yaşayan erkek sayısını arttırırlar. Kadınların Peter Pan erkeklerini büyütmemelerindeki bu ısrar yanlız annelikte değil, sevgili, eş rolünde de bu erkeğin hayatına hakim olur. Hayatındaki erkeği desteklemeyi kendine birincil görev edinmiş, koruyucu anneliği kendi güvensizliğine kalkan yapmış kadınlar da bu erkeklerin büyümemeleri için ellerinden geleni yaparlar. Çünkü onlara ihtiyaç duyan, ne giyeceğinden, ne yiyeceğine desteklenecek bir erkek bu anne kadınları da besler. Hayatındaki bu erkeği her türlü sıkıntıdan, beladan tıpkı annesi gibi kurtaran bu kadınlar da bu rollerini bırakmak için de hiç de istekli olmazlar. Ve bu kısır döngü de böylece sürer gider. Nereye kadar mı? Karşısındaki erkeğin çocukça davranışlarını kabul etmek yerine, kendi olgun olmayan davranışları ile yüzleşebilen kadınlar Peter Pan'larının büyümeleri için bir fırsat sağlarlar. Bazen de anne kadın, annelik rolünü bırakıp, bir yetişkin gibi davransa da Peter Pan büyümemekte ısrar edecektir. O zaman artık anne olmayan kadın da kendine kim bilir belki de artık çocukluğunu geride bırakmış bir erkek arayacaktır. Uzm. Dan. Psikolog Ani Eryorulmaz Merhabalar, Dördüncü yazımıza çocuk eğitiminde temel taşlarından olan bir bilgi ile başlayalım Sağlıklı bir insanda bu iki gereksinim bir denge içinde karşılanmış olur. Sağlıklı bir ilişkide de kişiler hem kendi, hem de karşısındanin bu gereksinimlerini karşılamasına izin vermeli, destek olmalıdır. Bu bilgi aslında Gordon öğretisinin felsefesini de içeriyor Kazan-kazanda “birey” in haklarına saygı gösterirken “biz”e ulaşılıyor. Bu denge yalnız çocuklarımızla ilişkimizde değil, eşimizle ilişkimizde de gözetmemiz gereken çok önemli bir dengedir. Hepimiz biliriz, bebeğimizin eli kaşık tutacak kadar olgunlaştığında artık onu beslememiz zorlaşır, çünkü kendi yemek ister. Kaşığını eline verdiğimizde ağzını bulana kadar mamasının çoğunu yüzüne –gözüne bulaştırır, bir miktarını da ağzına koymayı başarır. Sözcüklerle olmasa da davranışıyla bize “Ben büyüdüm kendime kendime Benim oğlum böyle derdiyiyebilirim” demektedir. Buna izin verdiğimizde biz de ona “Evet sen artık büyüdün, kendi kendine yiyebileceğine güveniyorum, o nedenle kaşığını sana veriyorum” demiş oluyor, en önemlisi de bu davranışımızla birey olmasına izin vermiş oluyoruz. Şimdi yavrumuz döke saça mamasını yerken birey olmanın gücünün farkında olmasa da keyfini çıkarırken biz de ondan uzakta neşe içinde yemeğimizi yiyor olsak durum ne olur dersiniz? Evet, huysuzlanır, belki de ağlamaya başlar. Mama sandalyesiyle birlikte ona da masada, yanımızda bir yer versek ondan mutlusu olmaz. Çünkü artık hem bireydir hem de anababasına aittir. Bu dengeyi nasıl kurabiliriz? Sıfır ile on arasında bir olgunluk ölçeği düşünelim. Çocuk doğduğunda “sıfır” olgunluktadır ve tümüyle anababasına bağımlıdır. Bu “Ben bilmem sen bilirsin” dönemidir. Gerçekten de ağladığında acıkma ağlaması mı, bezi mi kirlenmiş, yoksa şımarıklık yapıp “Alın artık beni kucağınızaaaa” mı diyor, biz biliriz. Zaman geçtikçe acıktığını, çamaşırını ıslattığını, üşüdüğünü O’ da bilmeye başlıyor. İşte o zaman “ben, ben” diyerek birey olmaya adım atıyor. Tümüyle bağımlılıktan bağımsızlık dönemine geçmeye, özerk olmaya başlıyor. Kaba hatlarıyla bir yaş, üç yaş, altı yaş ve kafiyeli olsun on altı yaş “ben”in öne çıktığı yaşlardır. Eğer çocuğun “ben” dediği zamanlarda büyükler de eski alışkanlıklarını sürdürüp “ben”derlerse, çocuğun bu zıtlık dönemlerini sağlıklı atlatmasına engel , çocukta inatçılık gelişmesine neden olurlar. Çok önemli bir nokta da çocuğun “sen-ben” çekişmesini yaşayarak öğrenmesi ve olgunlaşmaya adım atamamasıdır. Eğer büyükler çocuğun “hayır/ben” dönemlerinde “biz” diyebilirlerse çocuk olgunlaşarak dayanışmaya geçip biz bilincine ulaşabilir. Biz bilincinde/kazan kazanda hem çocuk, hem büyük kendini var ve değerli hisseder. Zaten bu duygu nedeniyle çatışmalarda ortak bir nokta bulunur. Üç yaşındaki minik kızınız “ben” döneminde, buz gibi havada fırfırlı yazlık elbisesini giyip sokağa çıkmak istiyor. Bu durumda genellikle yapılan “Soğuk havada o elbisenle seni gezmeye götüremem, hastalanırsın” diye mantıklı düşüncelerle isteğinin neden olamayacağını açıklamaktır. Bu yöntem çoğu kişi tarafından güvenle önerilir. Oysa Gordon’un “iletişim engelleri” konusunda göreceğimiz gibi sorun varken önerilen mantıklı düşünceler, yaşatacağı olumsuz duygular nedeniyle iletişime engel olur ve bu duygular içinde olan çocuk diretmeye devam ederek sen-ben çekişmesini tırmandırır. Yapılması gereken a Çocuğun isteğini anladığınızı göstermektir. Nasıl? Etkin dinleme ile. “Bu elbiseni çok seviyorsun, arkadaşının da onu görmesini istiyorsun.” Böylece çocuğa “sen varsın” demiş oluyoruz. Anlaşıldığını anladıktan sonra; b“Ama ben de senin üşüyüp hasta olmanı istemiyorum.” Diyerek ben dili ile “Ben de varım” ı çocuğa anlatırız. c“Bakalım seni üşütmeyecek sevdiğin başka giysilerin var mı? Hepsine bakalım.” diyerek iki tarafa da uyan bir çözüm arayışında olduğumuzu, etkileşim içinde olduğumuzu çocuğa gösterebiliriz. Psikolojinin büyükleri “Çocuğa kendini değerli hissettirin ama kendinizden de ödün vermeyin” derler, ancak bunu nasıl yapacağımızı söylemezler. İşte Gordon bunun yollarını gösteriyor bize. Gordon da aşağı yukarı aynı şeyleri başka bir deyişle anlatıyor. Benim eklerimle Çocuk doğduğunda tümüyle bağımlıdır. Gereksinim duyduğu her şeyi ona anababası sağlar. Neye gereksinimi vardır? Mamaya, sevgiye, bakılmaya, temizlenmeye, güven duymaya.. Kimde vardır bunlar, anababada. İşte bu nedenle çocuk küçükken onun gözünde anababasının çok büyük bir psikolojik boyutu vardır. Bu her çocuk için böyledir . Anabanın amele ya da prof. olması bir şeyi değiştirmez. Önemli olan gereksinimlerini karşılamalarıdır. Hele artılarödüller ve eksilercezalar de varsa psikolojik boyutlardaki uçurum kaçınılmaz olur. Çocuk büyüdükçe yürümeye başlayınca, dil gelişimi ile, tuvalet temizliğini edinince yani bedenine hakim oldukça minik minik kendi artılarını almaya başlar. Bu artılar kendi gözünde kendi psikolojik boyutunu büyültmeye başlar. Okulda bilgiler öğrenince, özellikle lise çağında bedensel ve zihinsel gelişmesinin verdiği güven duygusu, edindiği beceriler vs. nedenleri ile psikolojik boyutunu daha da büyültür. Burada dikkat etmemiz gereken anababasının boyutunu küçültmüyor, kendi boyutunu büyültüyor. Bazı evlerde çocuk, anababasını bilgi, beceri, yetenek ve fiziksel güç olarak çok geride bıraktığını net olarak görüyor olabilir. Eğer anababa gencin bu üstünlüklerinin farkında ise ve bunu büyük bir mutlulukla kabul etmişse, ters düştükleri konularda bilge bir davranışla “Benim bu konudaki görüşüm bu, yine de sen bilirsin” diyerek hem kendini “var” etmiş olur hem de çocuğunu kabul etmiş olur. Böyle bir ilişkide evlât mutlaka anababasının deneyimlerini göz önünde bulunduracaktır. Bu tip ilişkinin yaşandığı evlerde kuşak çatışması olmaz. Anabanın çok bilgili, güçlü olduğu evlerde de anababa böyle bir biliçte ise durum yine olumlu olacaktır Yok eğer çocuk üstünlüğünü açık bir biçimde görüyor, buna karşın anababa “ Ben büyüğüm, bu evde yaşadığın sürece benim dediklerim geçerli olacak,” yaklaşımında ise kuşak çatışması kaçınılmazdır. Ben, böyle anababalar kendilerini minareden atmaya mahkumdurlar, derim. Belki bilirsiniz Selçuklular zamanında Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese yapılırken çini ustası kendini minareden atıp ölüyor. Olay şöyle gelişmiş Medrese bitmiş, sıra minarelerin çinilerle süslenmesine gelmiş. Minarelere iskeleler kurulmuş. Birinin çinilerini usta, diğerininkini çırak döşüyormuş. Çıraklar evvel eski ustaların aynı zamanda özel işlerini de görürler. Ustanın bir şeye gereksinimi olduğunda karşı minareye seslenirmiş “Ahmet susadım ,bana su getir; Ahmet çekicim düştü getir…… ” Çırak ustasının yanına her çıkışta onun çinileri nasıl döşediğine dikkat edermiş. Günlerden bir gün Ahmet yine ustasının yanına çıktığında çinilerin işlenişlerini incelerken ne görsün? Ustasının derzleri kendininkinden kötü ! Kendisi çinileri çok daha muntazam aralıklarla döşüyor. Bir müddet sonra usta yine susuyor ve karşı minareye sesleniyor, “Ahmet bana bir maşrapa su getir.” Ahmet ne diyor dersiniz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi “İn de kendin al!”. Bunu duyan usta çırağından bu sözü duymayı gururuna yediremiyor ve kendini aşağıya atıyor. Ahmet neden böyle dedi? Çünkü artık o psikolojik boyutunu büyülttü ve kendini ustalık mertebesine yükseltti. Bizler de çocuklarımız artılarını aldıkça psikolojik boyutlarını büyülteceklerini bilmeliyiz. Özellikle çatışmalar dönemlerinde onların artılarını gördüğümüzü onlara anlatabilmeliyiz. Etkili iletişim becerileri nasıl anlatacağımızı bize acizlikleriyle bu büyük psikolojik boyutu anababalarına veriyor, ama kendini ve anababasını değerlendirme çağı olan ergenlikte bu hakka lâyık görüyorsa onlara saygısını sürdürüyor, yoksa verdiği gibi geri de alıyor. Bunu nasıl gösteriyor? İletişimi keserek, hiçbir şeyi onlara danışmayarak, dediklerinin tersini yaparak kendini kabul ettirmeye çalışıyor ve anababayı yok sayıyor. Kuşak çatışması “Allah emri” değildir. Minareden atlamamak için çocuklarımızla sıcak bir ilişki kumalıyız. Doğan Hoca “İletişim bir canın başka bir cana dokunmasıdır” der. Bu bebecik annesini emmeyi bırakmış, dinliyor. Anneciğinin söylediklerinin içeriğinden bir şeyler anlaması olası mı? Tabii ki hayır ama duygusal boyutta çok şey anlıyor “Sen benim için çok değerlisin, bir tanemsin” Yani varlığının onandığını hissediyor. Çocuğumuzla kurduğumuz iletişim biçimimizle onu şekillendirdiğimiz gerçektir. Antik Yunan’da Isparta Şehir Devleti’nde gürbüz doğan bebekler annesine bile gösterilmeden devletçe alınıp bakım evlerine konurmuş. Bu bebeklere çok iyi bakılımış, ama en ufak bir sevgi ve şefkat gösterilmezmiş. Bu bebekler beş yaşına geldiklerinde son derece hırçın, saldırgan davranışlar gösterirlermiş. Bu özellikler belirmeye başlayınca bu çocuklar bakım evlerinden alınıp askeri eğitime geçirilirmiş. Böylece vahşi başarılarıyla ünlü Isparta savaşçıları yetiştirilirmiş. İletişimin önemi İsa’dan önce bile biliniyormuş demek ki.. Peki çocuklarımızla şimdi nasıl iletişim kurduğumuzun farkında mıyız? Çocuğunuzun ilkokulda okuduğunu varsayıyorum. Bir gün okuldan eve çok mutsuz dönüyor ve size “Artık okula gitmeyeceğim. Okuyup da ne olacak sanki!” diyor. Ona ne söylerdiniz? Lütfen yazınız. Seminerlerimde bu soruyu sorduğumda birbirine benzeşik yanıtlar alırım. Ya okursa elde edeceği olanaklar , ya da okumadığında başına neler geleceği anlatılıyor çocuğa. Hatta bir baba şunu söylemişti “ Bu bizde çok sık tekrarlanan bir durumdur, eskiden dil dökerdim, şimdi buna gerek kalmadı artık. Kırmızı ışıkta durduğumda camları silmek, mendil satmak için arabanın yanına gelen çocukları gösterip okumazsan sonun böyle olur işte’ diyorum, kestirmeden işi hallediyorum” demişti. Yanıtların çoğunun çocuğu bu düşüncesinden caydırmak için kurgulandığı neredeyse kesindir. Enerjimizi çocuğu caydırmak, onu değiştirmek için kullanıyoruz ve bu nedenle de başarısız oluyoruz. Neden böyle yapıyoruz? Çünkü böyle bir paradigmayla büyütüldük ve bunu öğrendik. Oysa bunu gerçek olmadığını artık biliyoruz. Çocuğun bize göre yanlışı, yanlışı yaptığı anda düzeltilmezse değil, düzeltilirse yerleşiyor. Çocuğumuzun kabul edemediğimiz davranışlarını düzeltmeyecek miyiz? Tabii düzelteceğiz ama ne zaman ve nasıl? Gordon’dan öğreneceğiz. Yanıtınız, hangi zamana yönelik? Önümüzdeki minicik çocuğun gelecekteki halini düşünüp onunla şimdi iletişim kurmaya çalışıyoruz. O nedenle de her şey birbirine karışıyor. Sağlıklı bir iletişim şu an şimdi için kurulur. “Yine aynı şeyi söylüyorsun, bıktım artık okumazsan ne olacağını anlatmaktan!” yanıtında geçmiş, gelecek vardır ama şimdi, şu an yoktur. Gordon sorun kimin, etkin dinleme ve ben dili ile şu an, şimdi nasıl iletişim kurulacağını ve çocuk üzerinde nasıl etkili olunacağını gösteriyor. İçinde bulunduğumuz çağın adı “Bilgi ve uzay çağı”. Her türlü bilgi bombardımanı an be an değişiyor. Bir bilgisayar ya da telefonun ömrü altı ay bile değil. Hemen yeni bir teknolojik modelle eskisi anında değişiveriyor. Tek değişmeyen birinci yazımda söylediğim gibi çocuk eğitimi, iletişim. İlk çağlarda da anneler çocuklarına diyorlardı. Uzay çağındayız anneler halâ aynı şeyi söylüyor. Anababalar başka yol bilmedikleri için anababalarından öğrendikleri eğitim sistemini uyguluyorlar. Oysa eğitimde fark yaratan, bu değişmezliği değiştirecek bir sistem var elimizde. Artık anababalar çocuğu değiştirmekten vaz geçip kendilerini değiştirerek, şekilde etkilerini azaltarak özde etkilerini çoğaltabilecekler. Sevgili anneler, değerler konusunu yazı dizisinin sonuna doğru işleyeceğiz. Ama şu anda çocuk eğitiminde adeta bir “düstur” olmasını istediğim bir yönerge için değerlerden bir iki cümle ile söz etmek istiyorum. İnsanlar iki tür değerler kümesiyle kendilerini var ederler 1. Yerel değerler. Bunlar kültürden kültüre değişen değerlerdir. Örneğin İst. kültüründe geçerli olan bir değer Urfa kültüründe değer olarak kabul edilmeyebilir, hatta reddedilebilir. Oysa 2. Evrensel değerlerde durum farklıdır. Bu değerler kültürden kültüre değişmezler. Urfa’da neyse Ankara’da da odur. Türkiye’de neyse İsveç’te de odur. Dürüstlük, kişisel bütünlük Düşündüğümüzle söylediğimizin, söylediğimizle yaptığımızın aynı oluş durumu, hakkaniyet, onura saygı, koşulsuz sevgi vb. gibi.. değerler, İnsanı insan yapan evrensel değerlerdir. Nice evlilik yerel değerlerin uyuşmazlığı yüzünden yıkılıyor. Oysa bu değerler farklı olabilir, eşler birbirini anlayabilir ve kabul edebilir, yeter ki evrensel değerlerde farlılıklar olmasın ve çocuklar evrensel değerlerle eğitilsin. Bu üçlüden biri olmazsa diğerleri de var olamıyor. Bu nedenle önem verdiğimiz her ilişkide, özellikle yavrularımızın eğitiminde bu üçlü düsturumuz olmalı. Biz bilinci ve evrensel doğrular yaşantımızda var değilse, etkili iletişim becerilerini annelik kimliğimizin ayrılmaz bir parçası yapamayız. Ben büyüğüm, daha doğrusunu ben bilirim düşüncesindeysek nasıl etkin dinleyebiliriz ki, kabul edemediğimiz bir davranış karşısında ilk tepkimiz iletişim engeli kullanmak olur. Değerli anneler çevrenize baktığınızda insanların çoğunun biz bilincine mi, yoksa sen-ben bilincine mi sahip olduğunu görüyorsunuz? Bana göre biz bilincine/kazan-kazana sahip insanlar parmakla sayılacak kadar az. Bu neden böyle oluyor? Bizim toplumumuzda neden insanlar küçükken ya da kendini yetersiz hissettiğinde karşısındakine “sen bilirsin” diyor da kendini kuvvetli hissettiğinde “ben bilirim” diyor? Neden “biz” diyemiyoruz? Bunun nedenini Eric Berne’nin “Transaksiyonel Analiz”inde buldum. Bir sonraki yazıda bu konuyu işleyeceğiz. Sevgilerimle.. BİRSEN ÖZKAN Bu yazı dizisininBİRİNCİ yazısını okumak için buraya TIK,İKİNCİ yazısını okumak için buraya TIK, ÜÇÜNCÜ yazısını okumak için buraya TIK. Birsen Özkan yazılarından metin ya da resimlerden alıntı yaparken lütfen yazarın adını belirtiniz. Kaynak göstermeden alıntı yapmak 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri yasasına göre suçtur. Haberler > Babasız Büyüyen Erkeklerin 16 Farkı - 2133 - 1547 1. Karışacak Bir Baba Olmadığından Daha Özgür Olurlar 2. Ama Daha Çocukluktan Ailesine Sahip Çıkma İçgüdüsüyle Büyüdüğünden, Bu Özgürlük Onlara Pek Bir Şey İfade Etmez 3. Kendilerini de Korumak Zorunda Olduklarından Daha Sert Karakterli Olurlar 4. Kapı Zillerinde Bile Daha Ufak Yaşlarda İsimleri Yazılır. Bu ''Evin Reisi'' Olduğun Anlamına Gelir. 5. Bu Yüzden Çocukluklarını Yaşayamaz, Hep Çocuk Kalırlar. 6. Yani Aranılan Hem Olgun, Oturaklı Hemde Çocuk Adamlardır onlar. 7. Her Şeyi Tek Başlarına Öğrenirler 8. Traş Olmayı,Bir Kadınla Nasıl Konuşacağını, Nasıl Seveceğini, Nasıl Kavga Edeceğini Tek başlarına öğrenirler. 9. ''Benim Babam Senin Babanı Döver'' Diyemediklerinden Daha Çok Kavga Eder. Düştüklerinde Tek Başlarına Kalkarlar. 10. Ama Başını Okşadığınızda Gözleri Dolacak Kadar Duygusaldırlar 11. Sizi Göğsüne Yatırmak Yerine, Göğsünüze Yatıp Dinlenmek İsterler 12. Hayatlarına Girecek Kadınları Hayatlarının Odak Noktası Yaparlar 13. Çünkü Onların Hayali, Lüks Bir Araba, Lüks Bir Ev Değil, Özlemini Çektikleri Güzel Bir Ailedir. 14. Ne Kadar Babasız Büyüdüyseler, O Kadar Baba Olmak İsterler. 15. Belki İyi Bir Eş Olamazlar Ama Mükemmel Bir Baba Olurlar 16. Zaten Mükemmel Baba Olmak Onları Mükemmel Eş de Yapar Ebeveynlerince istenmeyen ya da istenmediÄŸi düşünülen çocukların psikolojisi nasıl geliÅŸiyor?Terk edilmek; yaşı ne olursa olsun her insan için travmatik bir deneyimdir. Terk edilen kiÅŸi çocuk, terk eden de anne veya baba olduÄŸunda bu terk etmenin verdiÄŸi acı çok daha yoÄŸun yaÅŸanır. ÇocuÄŸun yaÅŸadığı acının ÅŸiddetini sadece terk edilme deÄŸil terk edilme biçimi, öncesinde ve sonrasında yaÅŸananlar da etkiler. Terk öncesinde aile içinde yoÄŸun çatışmalar varsa, çocuÄŸun kendisine veya aileden bir baÅŸkasına uygulansın korku ve ÅŸiddet ortamı var ise zaten çocuÄŸun belleÄŸinde yeterince acı birikmiÅŸtir. Terk deneyimi yaÅŸanan acının en vurucu noktası olur. Terk edilme sonrasında, çocuÄŸun bu travmayla kolay baÅŸa çıkması için çevresindeki sosyal desteklerin güçlü olması gerekir. DiÄŸer ebeveynin anne veya baba ya da aileden birisinin destekleyici figür olarak yanında olması, bakımını sürdürmesi çocuÄŸun en büyük güvencesidir. ÇocuÄŸun terk edilme nedeniyle yaÅŸadığı mutsuzluÄŸun derecesini belirleyen en önemli unsurlardan birisi de; anne veya baba yoksunluÄŸunu kaç yaşında yaÅŸadığıdır. Bebeklik çağında terk edilen bir çocuÄŸun öncelikle günlük bakımı aksar, bu da çocuÄŸun beslenmesini ve uykusunu aksatabilir, çevreden gelen sevgi ve ÅŸefkat mesajları kaybolur, bu yoksunluk uzun sürerse çocuÄŸun geliÅŸiminin dahi etkilenebileceÄŸini söyleyebiliriz. Çocuk büyüdükçe; aile içindeki sorunları daha kolay kavrar, zihinsel geliÅŸimi daha ileridir. Okul öncesi yaÅŸlarda neden-sonuç iliÅŸkisi kurmakta zorlanan çocuk; okul çaÄŸlarında artık ailedeki sosyal ortamın da bilincindedir. Ergenlik çağında ise anne babanın yokluÄŸu, ergen üzerindeki anne baba denetimin ve modelliÄŸinin yokluÄŸu demektir, ergenlikteki kimlik karmaÅŸalarının ve kiÅŸilik patolojilerinin de en önemli  Â    Â- Bir çocuk için anne neden çok önemlidir? EksikliÄŸi neler yaratır?ÂÇocuk, gözlerini açtığında ilk olarak gördüğü baÄŸlanma ve sevgi nesnesidir. Varlığı güvence verir, sevgi ve bakım gereksinimini karşılar, çocuÄŸun saÄŸlıklı kiÅŸilik geliÅŸiminde ayna görevi görür. YokluÄŸu ise bütün bu gereksinimlerin karşılanmaması veya ileriki yaÅŸlarda kesintiye uÄŸraması anlamına anne olabilir mi? ya da her insanın anne olmaya hakkı var mıdır? doÄŸurup doÄŸurup terk ettiklerini düşünürsek! bu duruma nasıl bir çözüm getirilebilir? Annelik hakkının tartışılması diye bir düşünce söz konusu olamaz. Fizyolojik ve ruhsal yeterliliÄŸi olan her kadının buna hakkı vardır. Toplumsal yaralarımızın sorumluluÄŸunu bu kitapta olduÄŸu gibi anne babalara yıkmak ve annelik ruhsatını tartışmaya açmak biraz romantik ve fantastik bir düşünce. EÄŸer aile bir toplumsal kurum ise, herhangi bir kesimi günah keçisi ilan etmeden; bütün toplumu ilgilendiren daha ileri düzenlemeler yapılmalıdır. Anne baba eÄŸitim çalışmaları, sivil toplum örgütlerinin ailelere yönelik aktiviteleri, yuva, yurt vb devlet kurumları içindeki sorunların çözülmesi, suç örgütleri ile daha etkili mücadele edilmesi vb gibi birçok eylem ve bütün bunları gerçekleÅŸtirecek yasal düzenlemelerin yapılması daha gerçekçi olur. Hangi anne çocuÄŸunu bu kadar kolay bırakır    Â - Annesiz babasız büyüyen çocuklar ileride problemli olur demek doÄŸru mudur?ÂBirebir kesinlikte neden sonuç iliÅŸkisi kurmak haksızlık olur ama büyük oranda gerçekçi bir önermedir. Anne baba çocuk için bakım verendir, çocuÄŸun bedeninin saÄŸlıklı geliÅŸimini saÄŸlar, sevgi ve ÅŸefkat verendir, çocuÄŸun tutarlı duygusal geliÅŸimi için öncülük eder, disiplin verendir, aşırılıklarını dizginler, iyi davranışları için model olur, çocuÄŸun ekonomik güvencesidir, yaÅŸamı boyunca en fazla güvenebileceÄŸi figürlerdir. Bütün bu nedenlerle, çocuk geliÅŸiminde bu kadar çok iÅŸlev taşıyan anne babadan yoksun kalmak her çocuk için araÅŸtırmalar ve klinik deneyimlerimiz gösteriyor ki; anne veya babanın gereken yerde ve zamanda çocuÄŸun yaÅŸamında olmaması, çocuÄŸun o anda ve gelecekte pek çok psikiyatrik ve fizyolojik problem yaÅŸamasına zemin hazırlayabilmektedir. Bebelikte anneden yoksun büyüyenlerin ileri yaÅŸlarda bağımlı kiÅŸilik yapısı geliÅŸtirebildiklerini, hatta terk depresyonu' dediÄŸimiz, kaybetmeye/yalnız kalmaya aşırı tahammülsüzlük ile tipik kronik depresyonlara yatkın oldukları bilinen bir gerçek. Ebeveyn yoksunluÄŸu çocuÄŸun geliÅŸimini dahi aksatabilir, konuÅŸmayı geciktirebilir, kas geliÅŸimi zayıf kalabilir, zeka geliÅŸimi duraksayabilir. Annenin yetersiz kalarak büyüttüğü çocuklarda ve bazen yuva çocuklarında; insanlarla iliÅŸkilerde sınırsızlıklarla tipik 'reaktif baÄŸlanma bozukluÄŸu' dediÄŸimiz sorunu sık gö Anne baba modelinin olmadığı bir ergen, ciddi kimlik karmaÅŸası ve kiÅŸilik patolojisi yaÅŸamaya aday - Çocuk için anne yokluÄŸu mu baba yokluÄŸu mu daha ağırdır?ÂAnnenin veya babanın çocuk geliÅŸiminde aldığı role göre ve çocuÄŸun cinsiyetine göre deÄŸiÅŸir. Temelde yer alan sevgi, bakım, disiplin gereksinimleri dışında; kız çocuk feminen özellikleri annelik, kadınlık anneden, erkeklerle iliÅŸki biçimini babadan, erkek çocuk ise maskülen özelliklerini babalık, erkeklik babadan, kadın figürlerle iliÅŸki biçimini ise anneden görür ilk defa. En doÄŸruyu söylemek gerekirse; birisinin yokluÄŸunda, bütün rolleri anne veya baba tek başına üstlenecek, hem yükü iki kat artacak, hem de çocuÄŸa yanlış modellik söz konusu olacaktı  Â- Anne ya da baba hangi duygularla çocuÄŸundan vazgeçmek ister?ÂAklı başında hiçbir anne çocuÄŸundan vazgeçmez. Türe özgü olan annelik davranışının doÄŸasına aykırıdır. Ama çeÅŸitli yaÅŸamsal güçlükler ve travmalar nedeni ile çocuÄŸunun bakımını sürdürmekte yetersiz kalabilir, zorluk yaÅŸayabilir, dışardan zorlanabilir. Baba ile sorunlar yaÅŸar, ikinci evliliÄŸe özgü sorunlar yaÅŸar, ekonomik gücü yoktur vs. Aslında terk edilen çocuÄŸun kendisi deÄŸil, ağır gelen yaÅŸamsal zorluklardır. Terk etme duygusu; geçici duygusal nedenlerle de olsa sadece terk edilene deÄŸil, terk edene de acı verir. Burada yapılan röportajlar, çocukların kendileri ile yapılan konuÅŸmalar. Anne babalar açısından bakmakta da yarar var. Üstelik unutulmamalı ki, sokakta yaÅŸayan çocukların çoÄŸunun aileleri var ve evden kaçmak, haklı gerekçeleri olsa da kimi durumlarda kendi - Bazı anneler çocuklarından birine ÅŸiddet uygulayıp diÄŸerlerine karşı sevgi dolu olabilir diyorlar. Bu doÄŸru mu? Nasıl açıklanabilir?ÂBizim toplumumuzda anne babalar çocuklarına karşı, kendi duyguları ve beklentilerini ölçü alarak davranma eÄŸilimindeler, yani çocuklarına empatik davranma zorlukları var. ÇocuÄŸunu kendi beklentisi ile büyüten bir anne de, beklentiye daha iyi karşılık veren çocuÄŸa daha olumlu yaklaÅŸabiliyor, yani o çocuk 'iyi çocuÄŸu' oynuyor, bu durumda, annenin beklentisine karşılık veremeyen diÄŸerine de 'kötü çocuk' rolü kalıyor. Annelerin bilinçli olarak yaptığı bir ÅŸey deÄŸil bu. Şiddetin yer aldığı bir ailede ÅŸiddeti de kötü olan görüyor doÄŸal olarak. Bu tür grup dinamikleri yanında; çocukların kiÅŸilik özellikleri de söz konusu. GeliÅŸim sorunları olan, davranım bozuklukları olan, psikiyatrik problemleri olan çocuklar da; aile içinde saÄŸlıklı iliÅŸki kurma güçlükleri nedeniyle ÅŸiddetin hedefi    Â - Ailelerinden uzak bu çocuklara nasıl yaklaÅŸmak gerekir?ÂSokak çocuklarının artışı ile birlikte bir sokak kültürü de keskinleÅŸmeye baÅŸladı. Sokaklarda duygu sömürüsü ile bir ÅŸeyler satan çocuklar herkesin malumu. Bazen bizim insanımız da farkında olmadan, koruyucu davranmak bu kültürü ve çocukları sokaklarda istismar edenleri ödüllendirici olabiliyor. Ayrıca, bizim toplumumuzda çocuÄŸun anne babadan gördüğü ÅŸiddeti hafife alma, hatta göz yumma eÄŸilimi var. ÇocuÄŸun ÅŸiddete maruz kaldığı ortamlarda, bu durumu ilgili yerlere bildirmek vatandaÅŸlık görevi olmalı.           -  Aile içinde her türlü ÅŸiddete maruz kalan çocuklar için ne söyleyebilirsiniz?ÂAnne babaların bilmeleri gerek ÅŸeyler var - Şiddet, iletiÅŸimde beceriksizliktir. Bireyleri arasında saÄŸlıklı iletiÅŸimi baÅŸaran aileler ÅŸiddete gereksinim - Şiddetin azı, yararlısı, geçicisi olmaz. Korkutucu olan ve itaate zorlayan bütün eylemler, sözler, tavırlar ÅŸiddet anlamına gelir. Sizin ne yaptığınız deÄŸil, çocuÄŸunuzun nasıl algıladığı önemlidir. Bazen bir çocuk; ters bir bakıştan bile örselenebilir. Bir kez denediniz mi devamı Â-  Şiddet ile elde ettiÄŸiniz sonucu yeniden elde etmek için bir dahaki sefere daha yoÄŸun ÅŸiddet uygulamak zorunda kalırsınız -  Şiddeti gören çocuk, uygulamayı da öğrenir, o da büyüdüğünde ÅŸiddete yatkın bir büyük olarak kendi çocuklarına da ÅŸiddeti uygular. Apollon Çocuğum dediği yaratığı yaratan anne değildir. Anne, yalnızca karnına ekilen tohumu besleyip yaratan, tohumu onun içine bir yabancı olarak bir yabancının tohumunu taşır. Aiskhylos, Eumenides Kadının anne kimliğinin tarihsel gelişimi en az mitolojik öykülerdeki yaradılış hikayesi kadar acıklıdır. Rahmi bir tarla gibi görülen ve doğum için bedensel bir araçtan fazlası olmadığına inanılan kadının anne kimliği, cinsiyet olarak onu güçlü kılan bir özellik olmaktan çok, sınırlandıran, baskı altına alan, boyun eğmesini gerekli kılan bir durum olarak karşımıza çıkar. Annelik kavramı ile kadın arasındaki ilişki farklı şekillerde kurulur Anne olmak, annesiz kalmak, biyolojik bir problem nedeniyle veya tercihen anne olmamak gibi çok açılı alanların hepsi kadın için birbirinden sıkıntılı durumlar olarak karşımıza çıkar. Annelikve annesizlik psikoloji, sosyoloji gibi sosyal bilimlerin konusu olmanın yanı sıra, edebiyat, tiyatro gibi güzel sanatların uygulama alanlarında da incelemeye değer verilerle temsili olan kavramlardır. Tiyatro alanında anne kavramını eserlerinde kimi zaman ilk bakışta göze çarpacak netlikte, kimi zamansa üzeri örtük biçimde ele alan oyun yazarlarından biri şüphesiz ki Henrik Ibsen’dir. Bu makale; annelik kavramını feminist metodoloji içinde değerlendirdikten sonra annesizliğin psikolojik çerçevesini çizerekher iki kavramı Ibsen oyunlarındaki kadın karakterler üzerinden incelemeyi amaçlar. "Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın" adlı çalışmasında Fatmagül Berktay kadının doğurganlığını ele alırken ad vermenin önemine dikkat çeker İlk ad verme işlemi günümüzden 5000 yıl önce Eski Mezopotamya dinsel düşünüş sisteminde karşımıza çıkar. Bu tarihten itibaren ad ve varoluş birliği başlar. Adı olmayan hiçbir şey varolamaz. Diğer taraftan ad verme işlemi güçlü bir eylem olduğu kadaraynı zamanda bir egemenlik simgesidir. Gücü elinde tutan ad vermeye muktedir olandır. Ne var ki söz konusu buegemenlik cinsiyetler arası bir hal alarak kadın cinsiyeti, erkek cinsiyet karşısında güçsüz konuma sokar. Ad verme üzerinden gelişen bu ayrım tek Tanrılı dinlerle pekişir Hıristiyanlıkta kadına ad verilmesi şaşırtıcı olmayan biçimde erkek tarafından yapılır. Tekvin220-23’de ad koyma işlemi şu şekilde ifade edilir And the man said This is the bone of my bone and flesh of my flesh She shall be caught Woman because she was taken out of man’[1]. Böylelikle cinsiyet olarak tanımlaması yapılan kadının adıise Adem tarafından verilir Cennetten kovulduktan sonra Adem, kadını Havva olarak adlandırır. Böylece ad koyma üzerinden erkek cinsiyete bir paye, bir üstünlük sağlanarak kadın, erkeğin egemenliği altında tanımlanmış ve dahası konumlanmış olur. Bu durum hamile kalma konusunda da aynen bu düzen içinde korunur. Berktay bu düzeni Hıristiyanlık ve İslamiyet üzerinden örnekler Hıristiyan düşüncesinde Baba Tanrı ve Oğul İsa bir olup, ikisi de aynı özden gelirken, Meryem onlarla aynı özden değildir. O sadece baba ve oğul arasındaki ilişkinin kurulmasını sağlayan araçtır. Meryem, Tanrı’nın dölleyici sözü logos spermaticos’ ile Tanrı tarafından döllenir[2]. İslamiyette ise Tanrı, baba olarak değil, yaradan olarak tanımlanır. Tohum-toprak metaforundan hareket alan ve kadınların ekilecek tarlalar olarak erkeklere verildiğini açık bir şekilde ifade eden İslamiyet, hamileliği erkek cinsiyetin egemenlik alanında konumlandırır. Kur’an, 2. Sure, 223. ayette, kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlalarınızı dilediğiniz gibi ekin’ der[3]. Böylece gerek Hırisiyanlık, gerekse İslamiyet kadını bir araç gibi görüp, kadın ve çocukları erkeğe verilmiş zenginlikler olarak tanımlar. Bu tanımın zenginlik’ kavramı üzerinden maddi bir algı içinde yapılması, ataerkil soyun maddi-manevi anlamda sürmesinin gerekliliğini, dolayısıyla kadının ve çocukların korunmasını zorunlu kılar. Böylece kadınlar, genç kızlar ve kız çocukları çağlar boyu ev içinde, erkek boyundurluğu altında yaşamak zorunda kalırlar[4]. Kadın ve erkek fizyonomilerinin anlaşılması ve döllenmenin Tanrı tarafından değil de her iki cinste olan yumurta hücreleri tarafından gerçekleştirildiğinin bilinmesi anne kimliğinin ele alınışında bir değişime neden olmaz. Bunun en tipik örnekleri aile kurumunun şekillendiği 19. yüzyılda görülür. Bu dönemde yapılan bir nüfus sayımında aile tanımı şu şekilde yapılmıştır Aile, bir ana-baba ve çocuklarının değil, evin sahibi, reisi, efendisi, koca ya da babası olan bir lider altındaki insanların oluşturduğu önemli bir topluluktur ve bu topluluk içinde görevtanımları sıkı biçimde yapılmıştır’[5]. Buradan hareketle annenin görevleri, diğer görevler gibi “örgütlü sosyal bir yapı içinde bireyin bulunduğu pozisyonu, bu pozisyonla ilgili sorumlulukları, ayrıcalıkları ve diğer pozisyonlardaki insanlarla etkileşimi yönlendiren kurallar” tarafından belirlenir[6]. Annenin görevleri 19. yüzyılda giderek artan biçimde cinsiyet kalıplarına sıkı sıkıya tutturulmuş bir hal alır. Buna göre anne, kocaya itaatin yanı sıra çocuklara bakmak, büyütmek ve onları eğitmekle görevlidir. 19. Yüzyılın ikinci yarısında annelik üzerine yazılan kitapların sayısındaki artış bu duruma örnek teşkil eder[7]. Tavsiye edebiyatı’ niteliğinde olan bu eserler çocuğun doğumu ve bakımından başlayarak annelik görevlerinin sıralandığı yapıtlar olarak karşımıza çıkar. Başlarda daha çok rahipler tarafından kaleme alınan bu kitapların temel odağı çocukların ruhani duygularının sağlamlığı ve iyi ahlaklı olmaları üzerine kuruludur. Zamanla doktorlar ve öğretmenler rahiplerin elindeki kalemi alarak anneye tavsiyeler vermeye devam yılında yazılan A Few Suggestions to Mothers on the Management of Their Children bu kitaplara bir örnektir[8]. Annenin çocuğuna vermesi beklenen eğitim cinsiyet kalıplarının aktarımı ekseninde şekillenmiş bir eğitimdir Anne, babası gibi bir erkek çocuk, kendisi gibi bir kız çocuk büyütmekle mükelleftir. Bu makalenin konusu gereği anne-kız arasındaki eğitime biraz yakından bakmak anlamlı olacaktır. Michelle Perrot, kız çocuklarının yetiştirilmesini annelik görevi üzerinden okuyarak annenin kızını evliliğe hazırlama görevine dikkat çeker. Perrot’ya göre kız çocuğunun eğitilmesinde kadınların tutucu ve bellek koruyucu rolüne dayalı bir süreklilik zinciri yaratılır. Anne ile kızı arasındaki bu zincirde çeyiz sandığı gibi metaforik bir simgenin de önemine dikkat çeken Perrot, bu sandığın kültürel ve duygusal içeriğinin kız çocukları üzerindeki simgesel değerine vurgu yapar[9]. Anne ile kızı arasında oluşan bu bağ nedeniyle kız çocuklar anneye hem daha yakın hem de bağımlı hale gelirler. İşte bu noktada annesizlik cinsiyet rollerinin aktarılmasından başlayıp, toplum kurallarına uygun bir kadın yetiştirilmesine kadar çok katmanlı alanlarda önemli kırılmalar yaratacak,ciddi bir rol model kaybına yol açacak bir durum olarak yorumlanabilir. Ancak anne kaybının bu aktarımların çok ötesinde, çok daha derinlerde yarattığı boşluklar vardır. Bu boşluklar psikolojik yapıyla birebir ilintili olup, kız çocuğunun karakter oluşumuna doğrudan etki edendurumlardır. Şimdi bu durumları aile kavramının tanımlandığı ve Ibsen’in yaşadığı dönemin bir başka önemli aktörü olan Freud üzerinden açımlayalım. *** Freud, erkek ve kadının doğum sonrası benzer psikolojileri olsa da farklı psikobiyolojik gelişimleri olduğunu öne sürer. Freud’e göre bütün bebekler bakımlarını üstlenen karakter ile duygusal bir bağ kurarlar. Freud ve Ibsen’in zamanında bu kişi anne, annenin yokluğunda bu konumu dolduran başka bir kadındır. Yaşamın ilk yıllarındaki anne-çocuk ilişkisi, bireyin gelişiminde hayati öneme sahiptir. Yetişkin olma yolunda ilerleyen bireyin içsel uyumu, güvende olma hissi, dış dünya tarafından kabul edilme arzusu bu dönemle sıkı sıkıya ilintilidir. Ne var ki, çocuğun gelişim sürecinde baba figürü her iki cinsiyetteki çocuk için giderek artan önemle hayatlarına girer. Babanın ortaya çıkmasıyla kızlar ve erkekler ayrışmaya başlarlar. Freud’ün psikoanalitik teorisine göre psikoseksüel gelişim erkeklerde ve kızlarda farklı şekillerde seyreder. Erkeklerde Oidipus Kompleksi olarak adlandırılan anneye düşkünlük ortaya çıkarken kızlar Elektra Kompleksi ile babalarına yönelirler.[10] Elektra kompleksinde kız çocukları babalarına karşı çekim hissederken kendilerine rakip gördükleri annelerine karşı bir husumet geliştirirler. Freud’e göre kız ya da erkek olsun her çocuk, ebeveynleriyle kurulan aşk, nefret, suçluluk duygularını tatmak zorundadır. Psikoanalitik teoriye göre, kız çocuğunun anneye sırtını dönüp tamamen baba odaklı olduğu bu karmaşık ruh durumu, babaya karşı yoğun seksüel ve duygusal yakınlık hissi içinde bir adanmışlıkla kendini gösterir. Bu evrede kız çocuğunun anneye duyduğu hisler ise daha çok nefret, korku ve aşağılama üzerine kuruludur. Bu nedenledir ki kız çocukları, derinlerde anneleriyle olan bağlılıkla bunun zıttı olan babaya yakınlık arasında sıkışıp kalırlar. Bu sıkışmada arzu nesnesi baba olan kız çocuğu için anne, aynı zamanda iyice tanımlanması ve taklit edilmesi gereken kişi halini alır.[11 ]Annesizlik ise tam da bu noktada devreye girerek kız çocuklarının kendi içlerinde ayrışmasına neden olur. Ellen Hartmann bu evrede karşılaşılan annesizliğin önemine dikkat çeker. Hartmann’a göre anne, baba ve kız çocuğu arasındaki üçgende annenin olmaması kız çocuğu için tehlikeli bir durumdur Güçlü arzuları ve özlemlerini bastıramayan kız çocuğu bu duyguların altında ezilir. Dahası, bu duyguları kendi kimliğini çalıştıracak biçimde idare edemez. Hartmann, bu durumda olan bir kız için çözüm yollarından birinin çok sıkı sıkıya örülmüş bir otokontrol mekanizması olduğunun altını çizer. Annesizliğin yarattığı bir başka psikolojik güçlük ise erkeklerin arzuları karşısında koruyucusuz kalmaktır.[12] Kadın olma yolunda bir rol modelden yoksun olarak büyüyen ve kendisini tanıma ile otokontrolü arasında sıkışan ve aynı zamanda erkeklere karşı korunaksız olmanın kız çocuğu üzerinde yaratacağı kendine güvensizlik durumuna dikkat çeken Hartmann, cinsel eylem, menstrüasyon, doğum, emzirme, çocuk büyütme gibi kadın dünyasına ait derin konularda mazoşizmin önemine dikkat çeker. Sözü edilen bu durumların sürekliliği söz konusu mazoşist yapıya bağlıdır. Buradan hareketle Hartmann kadın doğasının belli miktarda mazoşizme hazır olduğunu ve çoğu sancılı bu deneyimlere kadın ruhunda bir önkabulunun bulunduğunu belirtir. Bu önkabulun annelerde daha da yüksek bir seviyede olduğunun altını çizer. Anne modeli eksik olan kadınlar için bu durumlarının her birinin aşılması gereken ayrı birer kriz olduğunu belirten Hartmann, annesizlik durumunda kadının psikolojik olarak bu konularda kendine güvensiz, tedirgin ve çatışma duygularıyla dolu olacağını belirtir.[13] Şimdi bu bilgiler ışığında Ibsen’in annesiz kadınlarına kısaca bakalım. *** Ibsen oyunlarında annesiz kadın başrol karakterinin çokluğu dikkat çekicidir. Toplumsal cinsiyet kalıp yargılarından çok, psikolojik sonuçların gözlendiği bu gruba giren oyun kişileri, Bir Bebek Evi’nde Nora, Rosmersholm’da Rebecca, Hedda Gabler’de Hedda, Denizden Gelen Kadın’da Dr. Wangel’in ikinci karısı Ellida ve kızları Bolette ile Hilda Wangelanneleri küçük yaşta öldüğünden babalarına yakın olan kadın karakterlerdir. Denizden Gelen Kadın’daki Hilda Wangel, ortak bir rol kişisi olarak Yapı Ustası Solness’de de vardır ve oyundaki annesiz genç kızı temsil eder. Ibsen’in yarattığı en ünlü kadınlar olan Nora ve Hedda Gabler aynı zamanda en ünlü annesiz başrol kişileri olarak da değerlendirilmelidir. Her ikisinde gördüğümüz bir diğer ortak durum güçlü baba figürleridir. Elektra kompleksinin uzantısının hissedildiği bu iki karakter için babaları gibi olma isteği aksiyon dinamiklerine bakıldığından bariz biçimde görülür. Nora, erkek dünyasına ait bir araç olan para konusunda inisiyatif alarak imza sahteciliği yaparak basının imzasını taklit ederken, Hedda albay babasının at binmeyi seven, silahlara düşkün ve yeri geldiğinde kendi canına kıyacak kadar dik kafalı, gözü kara kızıdır. Bu iki kadın karakter arasında farklılıklar da vardır Nora annedir. Hedda ise hamile kalma fikrine bile tahammül edemez. İkisi arasındaki bu yöneliş farkının bir nedeni dadı ile büyüyen Nora’nın kadın mazoşistliği konusunda belli bir önkabulunun gelişmesiyle açıklanabilir. Böyle bir kabulü olmayan Hedda için cinsellik, hamilelik tahammül edilemeyecek konulardır. Diğer taraftan Nora’da anne figürünün yerini dadı Anne alırken, Hedda’da böyle bir kadın figürüne rastlanmaz. Hali hazırda dadısıyla aynı evde yaşayan Nora’nın çocuklarına da dadısı Anne bakmaktadır. Nora ise evin büyümemiş kızı gibidir. Anne’in yanında olmasınınNora’ya belli bir güven ve sığınma duygusu verdiği açıktır. Bunun en net görüldüğü yerlerden biri ikinci perdenin hemen başındaki aşağıdaki söyleşimdir Nora Sevgili yaşlı Anne, bana çok iyi annelik etmiştin küçükken. Dadı Küçük Nora, zavallım, benden başka annen yoktu ki. Nora Benim yavrularımın da bir annesi olmazsa eminim sen… Of ne saçmalıyorum[14]. Öte yandan Hedda, daha sahneye girmeden kocasının halalarına korku saçar. Oyun boyunca da asla uzlaşmaya yanaşmaz. Onun bu sert tavrını annesizlikle şekillenen çok gelişkin bir otokontrol mekanizması olarak da okuyabiliriz. Hedda’nın aşağıdaki sözleri bu durumu örnekler Hedda Her halukarda bana hükmedeceksiniz. Her şey arzularınıza ve taleplerinize kalmış. Eh, yani bir köle! Köle! Olamaz! Buna katlanamam! Asla![15] Ibsen’in diğer annesiz kadınları, Nora ve Hedda kadarçarpıcı olmasalar da oyun içerisinde ayrıksı özellikleriyle öne çıkan karakterlerdir. Bunların başında Rosmersholm’deki Rebacca gelir. Hedda gibi kendi ölümüne yürüyen Rebecca aynı zamanda Beata’nın da ölümünden sorumludur. Rebecca’nın durumu annesizlikten kaynaklanan bir otokontrol eksikliği olarak kendinin farkında olmak ve kendini kontrol altına almak konularında gel gitler yaşar. Aşağıdaki sözleri bu durumu bize örnekler Rebecca Herhalde bunu soğukkanlı bir hesapla yaptığımı söylemiyorsunuz! Ben artık farklı bir kadınım, bunu size her zamanki halimle söylüyorum ve ben bir insanın içinde iki ayrı arzunun aynı anda olabileceğine inanırım. Öyle ya da böyle, Beata’yı uzaklaştırmak istedim ama yine de bunun gerçekleşeceğini hiç düşünmedim. Her adımda tehlikeye atılıp riske girdim. İçimde bir sesin ağlayıp, “Daha ileri gitme! Bir adım daha atma! Dediğini duyar gibiydim. Ama duramıyordum da. Sanki hep biraz daha fazlasına cüret etmem gerekiyordu. Önce küçük bir adım. Sonra bir adım daha… Ve sonra hep bir tane daha… Ve sonunda oldu. Her şey böyle böyle rayından çıktı işte[16]. Hem Denizden Gelen Kadın, hem de Yapı Ustası Solness’de karşımıza çıkan Hilda Wangel ise Hedda’yı andıran sert mizacı ve söylemiyle karşımıza çıkar. Solness … Sizde daha ziyade yırtıcı kuşları hatırlatan bir hal var. Hilda Bu benzetiş bence daha yerinde. Niçin yırtıcı bir kuş olmayayım? Ben de neden, tıpkı onlar gibi ava çıkmayayım? İstediğim avın sırtına pençelerimi geçirebilirsem, niçin kaldırıp götürmeyeyim?Neden ona istediğimi yapmayayım?[17] Hilda’nın bu sözleri onda toplumsal cinsiyet rollerinin aktarımı konusunda bir kopma, bir kırılma olduğunun da göstergesidir. Bu nedenle Hilda kendisinde olması beklenen naïf, yumuşak, itaatkar söylemin zıttı bir söylem içindedir. Bunu yaparken en ufak bir tereddütü olmaz. Öylesine güçlü ve çekici bir karakterdir ki Solness onun gözüne girebilmek ve onu etkilemek için üzerinden düşüp öldüğü kulenin tepesine çıkmaktan kaçınmaz. Annesiz genç kızların bir diğeri Denizden Gelen Kadın’da karşımıza çıkan Bolette’dir. Bolette kopmuş anne bağına yapışıp kemikleşen Elektra komplesi sonucunda annesinin yerini almış gibidir. Michelle Perrot, “annelerinin yerini doldurmaları beklenen” büyük kız çocuklarının annenin yokluğunun ve ölümünün acısını çektiklerini belirtir.[18]Bolette, annesinin ölümünden sonra babası yeniden evlenene kadar evle ilgilenmek durumunda kalan, gerekli sorumlulukları üzerine almış bir genç kızdır. Babasıyla arasındaki ilişkide acıma ve korku duygularının çelişkisi görülen Bolette, her ne kadar babası evlenmiş olsa da onunla ilgili olangörevlerini bırakamaz. Kendini düşünmesi gerektiğini bilir ama babasına kıyamaz. Bolette … kendimi de düşünmem gerektiğini biliyorum. Kendime bir iş bulsam iyi olur. Babama bir şey olursa güvenebileceğim kimsem babacığım onu bırakıp gitmeye korkuyorum. … Babam için endişeleniyorum. … Zavallı babam, bazı şeylere karşı o kadar zayıf ki![19] Üvey annesi Ellida’ya karşı soğukluğu, babasına olan düşkünlüğü Bolette’de Elektra kompleksinin izlerini görmemizi sağlar. Bu örnekler üzerinden de gördüğümüz gibi annesizliğin kadın karakterlerin psikolojik boyutlarında kırılmalara yol açarak onları daha esrarengiz, beklenmedik olayları yapma konusunda daha cesur, kadın ile erkek dünyası arasında sıkışmış, toplumsal cinsiyet kalıpyargılarının ilk elden aktarımının gerçekleşmemiş olması nedeniyle daha özgür ruhlu kadınlar olduklarını söylemek yerinde olur. Buradan bakıldığında Ibsen’in bu seçimi bir tesadüften çok bilinçli biçimde yaptığını söylemek mümkündür. Ibsen’in annesiz kadınlarının her biri aile yapısının kadına atfedilen cinsiyet roller ve kadınlardan beklenilenleri değil, kendi kararlarını uygulama yönünde tercih kullandıklarını söylemeliyiz. Ibsen, annesiz karakterler yaratarak, anne-kız arasındaki cinsiyet kalıplarının aktarımını sekteye uğratır. Böyle bir aktarımı yaşamayan kadın karakterlerin psikolojik yönelimleri, olaylara karşı tutumları tümüyle o karaktere özgü bir hal alır. Çünkü bu kadınlar anneleri tarafından eğitilip, anneleri tarafından şekillendirilmezler. Onların sadece babaları vardır… BA/HK Kaynaklar - Berktay, Fatmagül, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis, İstanbul 2012 - Davidoff, Leonore Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet, İletişim Yayınları, İstanbul 2009 - Dökmen, Zehra Toplumsal Cinsiyet, Remzi Kitabevi, İstanbul 2010 - Duby, Georges, PERROT, Michelle Ed. Özel Hayatın Tarihi 4. Cilt, Çev Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007 - Flahders, Judith,Inside The Victorian Home, W. W. Norton & Company, New York 2004 - Ibsen, Henrik, Ibsen Oyunları –I, Çev Beliz Güçbilmez, Ümmühan Kahraman Güneş, Deniz Yayınları, Ankara 2006, s. 67 - Ibsen, Henrik, Yapı Ustası Solness, Çev Avni Givda, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., İstanbul, 1946 - Ibsen, Henrik, Ibsen Oyunları –I, Çev Beliz Güçbilmez, Ümmühan Kahraman Güneş, Deniz Yayınları, Ankara 2006 - Scott, Jill, Electra After Freud Myth and Culture, Cornell University Press, New York 2005 Basılı olmayan kaynaklar - Liz Bondi, “In Whose Words? On Gender Identities, Knowledge, and Writing Practices,” Transactions of the Institute of British Geographers, New Series, Vol. 22, No. 2 1997, 17/08/2012; Ocak 18, 2014 - Şubat 6,2014 [1] Fatmagül Berktay, Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis, İstanbul 2012, s. 54 Ve adam dedi Bu benim kemiklerimden kemik, etimden ettir. Buna nisa denecek çünkü o insandan Adem’den alındı. [2] Agy. 62. [3] Agy. 65. [4]F. Berktay, 60-63 [5] Leonore Davidoff, Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet, İletişim Yayınları, İstanbul 2009, [6] Spence, 1985 Aktaran Z. Dökmen, Toplumsal Cinsiyet, Remzi Kitabevi, İstanbul 2010, [7] Judith Flanders, Inside The Victorian Home, W. W. Norton & Company, New York 2004, [8] Çocuk Bakımı Konusunda Annelere Tavsiyeler [9] DUBY, Georges, PERROT, Michelle Ed. Özel Hayatın Tarihi 4. Cilt, Çev Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007 s. 167. [10]Liz Bondi, “In Whose Words? On Gender Identities, Knowledge, and Writing Practices,” Transactions of the Institute of British Geographers, New Series, Vol. 22, No. 2 1997, 17/08/2012 ; Ocak 18, 2014 [11] Jill Scott, Electra After Freud Myth and Culture, Cornell University Press, New York 2005, s. 8 [12]Ellen Hartmann, Ibsen’s Motherless Woman, [13]Agy. [14] IBSEN, Henrik, Ibsen Oyunları –I, Çev Beliz Güçbilmez, Ümmühan Kahraman Güneş, Deniz Yayınları, Ankara 2006 ss. 52-53 [15] Henrik Ibsen, Ibsen Oyunları –II, Çev Beliz Güçbilmez, Ümmühan Kahraman Güneş, Deniz Yayınları, Ankara 2006, [16] Agy., s. 329 [17] Henrik Ibsen, Yapı Ustası Solness, Çev Avni Givda, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., İstanbul, 1946, s. 87-88 [18] P. Aries, G. Duby hazırlayanlarÖzel Hayatın Tarihi Cilt 4, s. 167 [19]Henrik Ibsen, Ibsen Oyunları –I, Çev Beliz Güçbilmez, Ümmühan Kahraman Güneş, Deniz Yayınları, Ankara 2006, s. 67 * Bu yazı Mimesis Dergi'den alındı.

annesiz büyüyen erkek çocuğun psikolojisi